CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL'IN
20. ULUSAL LEO FORUM TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA
13 Nisan 2003
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL- Sevgili genç kardeşlerim, sevgili Leo'lar, değerli yöneticiler; bu konuşma yapma fırsatını bana verdiğiniz için sizlere teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.
Geleneksel olarak sürdürmekte olduğunuz bu toplantılarınızdan bu defa gerçekleştirdiğiniz bu buluşmanızı Atatürk ve cumhuriyet konusuna ayırmış olmanız kutlamaya değer.
Gerçekten ülkemizde ve dünyada yaşanan olaylar, karşı karşıya gelinen sorunlar bir yeni duyarlılığın ortaya çıkmaya başlamasına neden olmuştur. Ve Atatürk, cumhuriyet konuları bu çerçeve içinde her zaman taşıdığı anlamın ve önemin ötesinde yeni bir değer kazanmaya başlamıştır.
Atatürk ve cumhuriyet konusu siyasal yaşamımızın, tarihimizin geçmişinde kalan, ancak bir anı olarak, bir hatıra olarak değer taşıyan simgeleri, kavramları olmaktan çıkmıştır, günümüz için, geleceğimiz için bu temel kavramlar, Atatürk ve cumhuriyet kavramları giderek daha artan bir önem ve anlam kazanmaya başlamıştır. Bu önem ve anlam sadece Türkiye olarak bizi ilgilendiren, Türk toplumunu ilgilendiren bir durum olmaktan çıkmış, Türkiye'yi aşan bir biçimde uluslararası çerçevede dünya ölçeğinde Atatürk ve cumhuriyet konusu büyük bir değer kazanmaya, anlam kazanmaya başlamıştır. Yani, bir yeni duyarlılık, yeni bir anlayış, yeni yükselen değerler söz konusudur. Atatürk ve cumhuriyet bu yükselen değerlerin içinde yer almıştır. Sizin bu buluşmanızı bu konuya ayırmış olmanız, bu duyarlılığı yakalamış olmanız açısından ayrıca önem taşımaktadır. Sizi bu nedenle de yürekten kutluyorum.
Bu konular bizim önemli ulusal bayram günlerimizde, yıldönümlerinde resmi konuşmalar içinde değinilen, ele alınan standart, içeriği ve çekiciliği kaybolmaya başlamış, geleneksel ve statik kavramlar olmaktan artık çıkmaya başlamıştır, yeni, canlı, diri, dinamik, geleceğe yönelik anlamı olan, herkesi yakından ilgilendiren konular hâline dönüşmeye başlamıştır. Birisi bu sözlerimin başında dikkatinizi çekmek istediğim iki ana noktadan.
İkincisi de, cumhuriyet ve Atatürk konusunun bir arada ele alınması çok doğru bur yaklaşımı yansıtmaktadır.
Cumhuriyet bir rejimin ifadesidir. Atatürk bir şahsiyettir. Bir rejimin ifadesiyle bir rejimi tanımlayan bir temel kavramla bir kişinin, bir siyasal şahsiyetin buluşturulması, bir araya getirilmesi eğer söz konusu olacaksa, cumhuriyet deyimiyle, cumhuriyet kavramıyla buluşturulması gereken siyasî şahsiyet Mustafa Kemal Atatürk'tür. O bakımdan, bu ikili de doğru bir değerlendirmeyi yansıtmaktadır. Nitekim Atatürk, benim en büyük eserim Cumhuriyettir demiştir. Atatürk'ü anlamanın, Atatürk'ün siyasetini, Atatürk'ün siyasî mücadelesini anlamanın, değerlendirmenin bizi getireceği kaçınılmaz nokta cumhuriyetin önemidir, cumhuriyetin anlamıdır. Mustafa Kemal Atatürk ve cumhuriyet iki özdeş kavram hâline dönüşmüştür. O nedenle cumhuriyeti konuşacaksanız, onu bir kişiyle konuşacaksanız Mustafa Kemal Atatürk'le konuşacaksınız. Atatürk'ü kişisel niteliklerinin ötesinde bir rejimsel kavramla açıklayacaksanız, cumhuriyet kavramıyla onu açıklayacaksınız. İkisi birbirine çok uygun iki temel kavramdır. Bu konferansı, bu Workshop'unuzu bu iki kavram etrafında övmüş olmanız da çok doğru bir değerlendirmeyi yansıtmaktadır.
Değerli arkadaşlarım, bir defa cumhuriyet konusunu öncelikle ele almamız gerekiyor. Cumhuriyetin bir sıradan anayasal rejim tanımı olarak anlaşılması kesinlikle yeterli ve doğru değildir. Cumhuriyet doğru değerlendirildiği zaman altında başka bazı temel kavramları da düşünmemizi zorunlu kılar. Cumhuriyet dediğiniz zaman, cumhuriyetin altında insan aramaya kalktığınız zaman yurttaşı bulursunuz. Yurttaş kavramı olmadan cumhuriyeti tasavvur etmek mümkün değildir. Yurttaş kavramı çok önemli bir kavramdır. İnsanın bir niteliğine dikkati çekmektedir. İnsanı siyasal kimliğiyle yurttaş olarak anlamanın yol açacağı çok önemli sonuçlar vardır. Yurttaş dediğiniz zaman, siyasal sistemin içindeki herkesin eşitliğini kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü, üst yurttaş, alt yurttaş, yüksek yurttaş, daha az yüksek yurttaş ayırımı olamaz. Yurttaş siyasetle, devletle insan arasındaki ilişkinin kapsamlı, evrensel ve eşit olmasını öngörür. Yurttaşlık öyle bir statüdür ki, o statünün içinde yaşayan kişinin eğitimi, serveti, cinsiyeti, dinî, mezhebi, ırkı kesinlikle sorgulanamaz. Yurttaşlık hiçbir sosyolojik, sosyal, ırki, dinî, etnik bir kategoriye indirgenemez. İndirgenirse o yurttaşlık değildir. Yani, yurttaşlığı feodal bir ilişkiler sisteminin üzerine bir kılıf gibi geçiremezsiniz. Ağa da, topraksız köylü de yurttaş olarak devletin gözünde aynıdır demiş oluyorsunuz yurttaş dediğiniz zaman. Zengin de yoksul da, diplomalı da diplomasız da, kadın da erkek de, falan aşiretten filan aşiretten, şu etnik gruptan bu etnik gruptan, şu mezhepten bu mezhepten hiçbir önemi yok demiş oluyorsunuz yurttaş dediğiniz zaman. Herkes o kavramın altındaki gerçek kimlik ne olursa olsun, o insanın cinsiyeti, rengi, diploması, serveti, birikimi, asaleti, soyu sopu ne olursa olsun herkes aynıdır, eşittir, devletle ilişkisi aynı düzeydedir demiş oluyorsunuz. Bu çok muazzam bir zihni dönüşümü gerektiren bir değerlendirmedir. Bunu kitaplarda söylemek kolaydır, ama bir Ortadoğu toplumunda, feodal ilişkilerin egemen olduğu, geleneklerin, etnik, mezhepsel kimliklerin çok belirleyici olduğu, aşiret düzeninin egemen olduğu bir Ortadoğu, Müslüman ülkede bu çağdaş kavramlara dayalı bir siyasetin iddiasını ortaya koymak ve bu iddiayı zaman içinde ayakta tutabilmek olağanüstü büyük bir iştir. Bakınız, cumhuriyet kavramı çoğu yerde rahatlıkla kullanılmaktadır. Ama, bu tanımladığım biçimde, demin konuştuğumuz nitelikte bir cumhuriyetin, bizim de içinde yer aldığımız bu coğrafyada, bu bölgede hiçbir ülkede bulunmadığına tanık oluyoruz. Yani, bu anlamda gerçek bir cumhuriyet, insanlarını eşit kabul eden, hukuken eşit kabul eden, siyaseten eşit kabul eden ve hiçbir sosyolojik, etnik niteliği onun önüne geçirmemeyi, siyasetinin özü olarak ilân eden bir başka siyasî yapı göremezsiniz.
Cumhuriyet demek yurttaş demektir. Yurttaş demek herkes eşit demektir, herkes eşit demektir. Bunu nerede söylüyorsunuz? Cemaatlerin, aşiretlerin, sülalelerin, mezheplerin, etnik kimliklerin, mikro milliyetlerin egemen olduğu bir coğrafyada söylüyorsunuz. Söylemekle de kalmıyorsunuz, bunu yaşama geçiriyorsunuz. Bu fevkalâde büyük, çok iddialı bir iştir. Ve bu coğrafyada bunu gerçekleştirmiş sadece Türkiye vardır. Çevremizdekilerin hiçbirisi, adı cumhuriyet dahi olsa bu anlamda çağdaş bir cumhuriyet değildir.
Değerli arkadaşlarım, cumhuriyet olmak demek siyaseti rasyonel, akılcı, eşitlikçi kavramlara dayatmak demektir. O nedenle dinî cumhuriyet olmaz. O dine girmeyen insanları cumhuriyet eğer kapsamı içine almıyorsa işte o bu anlamda bir cumhuriyet değildir. Irk cumhuriyeti olmaz, din cumhuriyeti olmaz, feodal ayırımcılığı kabul eden ve ona göre siyaset düzeni oluşturan hiçbir rejim gerçek anlamda cumhuriyet değildir. Türkiye'de bu yapılmıştır. Cumhuriyet, Mustafa Kemal'in siyasî mücadelesinin daha ilk aşamalarından itibaren bir temel hedef olmuştur. Hatırlarsınız, daha millî mücadele başarıya ulaşmadan, daha askerî zafer kazanılmadan Mustafa Kemal'in bir özel ortamda, yanında bulunan arkadaşına, yaverine yaz çocuk diyerek dikte ettiği maddeleri kitaplarda okumuşsunuzdur. Orada, cumhuriyet ilân demiştir. Kadınların erkekle eşit olması sağlanacak demiştir. Bütün o maddeleri saymıştır ve o maddelerin hepsi Mustafa Kemal'in siyasî mücadelesinin özünde, temelinde bir cumhuriyet anlayışının ta başından beri yattığının ifadesidir ve doğru bur cumhuriyeti çok iyi kavradığını o yaklaşımı ortaya koymaktadır. Yani kafasında, o konuşmasında kadın-erkek eşitliğini söyler. Kadın-erkek eşitliğini kabul etmeyen, hukukunda kadına erkekten farklı bir statü veren bir düzenin cumhuriyet olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Yani, mirasta eğer hak farklı ise, evlenmede eğer hak farklı ise orada cumhuriyetten söz etmek, onlar yoktur. Bunun ta o aşamada bilincinde olduğu o söylediği sözlerden anlaşılmaktadır. Çok doğru bur cumhuriyet kavramıyla yola çıkmıştır ve şaşırtıcı biçimde bunu uygulamıştır. Hatırlarsınız yaverinin cevabını. Paşam biraz fazla olmadı mı der, koyduğunuz hedefler, koyduğunuz iddialar çok fazla oldu diye uyarı yapma gereğini duyar. Bir süre sonra onların tümü yaşama taşınmıştır.
Değerli arkadaşlarım, cumhuriyet bir siyasî nitelemedir. O siyasî nitelemenin bir toplumsal altyapısının olması gerekir, bir kültürel altyapısının olması gerekir. O kültürel ve toplumsal altyapının üzerinde o siyaset ancak işletilebilir. Türkiye'de öyle ilgi çekici bir manzara olmuştur ki, toplumsal altyapı ve kültürel altyapı cumhuriyete hiç elverişli olmadığı hâlde tam tersine ilişkilerin egemen olduğu bir sosyal ve kültürel altyapı ülkemizde bulunduğu hâlde cumhuriyet ilân edilerek toplumsal ilişkilerimiz, kültürel değerlerimiz, anlayışımız ona göre şekillendirilmek istenmiştir. Ve zaman zaman üst yapı devrimi diye bizim cumhuriyet dönemimizdeki değişimimiz değerlendirilmiştir. Yukarıdan aşağıya doğru bir değişim projesi olarak nitelendirilmiştir. Doğrudur. Cumhuriyet kavramına göre biz toplumumuzu, kültürümüzü, hukukumuzu, değerlerimizi şekillendirmeye çalışmışızdır. Eğer hâlâ o alanda eksiklerimiz varsa, yetersizliklerimiz varsa, bu, kültürel ve toplumsal altyapımızın bir cumhuriyet üst yapısını taşımaya elverişli olmamasından kaynaklanıyor demektir. Ama çok büyük mesafe alınmıştır. Ve bugün geldiğimiz noktada din-siyaset ilişkisi, kadın-erkek ilişkisi, ırk-siyaset ilişkisi, mezhep-siyaset ilişkisi cumhuriyetin öngördüğü noktaya doğru çok ileri ölçüde, içinde yer aldığımız bölgede hiçbir ülkenin başaramayacağı kadar ileri ölçüde yaşama taşınmıştır.
Lâiklik cumhuriyetin bir temel ilkesidir. Lâik olmayan bir düzenin cumhuriyet olarak kabul edilmesi onu tutarlı olmaktan çıkarır. Çünkü cumhuriyette temel siyasal inanç değildir, vatandaşlık bağıdır. O inanç bu inanç, o din bu din, şu mezhep bu mezhep, bunların hepsini eşit sayan, hepsine saygı gösteren, hepsine değer veren, ama bunların hiçbirisini siyasî yapılanmanın temeline taşımamayı önemli sayan bir anlayış, çağdaş bir lâiklik anlayışı cumhuriyet düşüncesinin özüdür, temelidir. Eğer diyorsanız ki, hem cumhuriyetiz, hem bu cumhuriyet içinde devletin yapılanmasında inançlar, dinî inançlar belirleyici bir rol oynayacaktır, işte o zaman çelişkiye düşmüşsünüz demektir. Cumhuriyet zaafa uğrar ve giderek sorunlar, sıkıntılar kendisini göstermeye başlar.
Türkiye'de bütün bunlar bilinçli bir şekilde ele alınmıştır ve olaya öyle yaklaşılmıştır. Ama ne yazık ki geldiğimiz noktada bütün sorunların çözüldüğünü söylemek imkânı yoktur. Çünkü, toplumsal yapı hâlâ feodal değerlerin taşıdığı, insanların birbirlerine hâlâ sosyolojik, etnik kimlikleriyle baktıkları bir ortamda cumhuriyetin soyut, eşitlikçi, evrensel kavramlarını temel almak ve ona göre hayatı taşıyabilmek gerçekten çok güçtür. Bu noktada hâlâ sorunlarımızın var olduğunu görüyoruz. Ama, Türkiye'de bugün lâiklik oturmuşsa, Türkiye'de bugün iktidarlar 50 yılı aşkın bir süreden beri halkın oylarıyla değişiyor ise, demokrasi bu bölgenin en ileri demokrasisi hâline gelmişse, bunun altında bu çağdaş demokrasi anlayışı yatmaktadır.
Ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki, bütün bu eşitlik varsayımlarına rağmen toplumun gerçek işleyişi, gerçek şekillenişi duygulardan, bağlılıklardan, geleneksel anlayışlardan büyük ölçüde beslenmektedir. Hâlâ aşiretler siyasette rol oynamaktadır, hâlâ çeşitli dinî duygular, dayanışmalar siyasette belirleyici rol oynamaktadır, hâlâ kadın-erkek eşitliği çoğu kere uygulamada kâğıt üzerinde kalmaktadır ve nasıl davranış gösterileceği, nasıl oy verileceği, nasıl tercih ortaya konulacağı çoğu kere erkek egemen bir kültürün anlayışı etrafında şekillenmektedir. Hâlâ feodal duygular, sen ben ayırımları, bizim adamımız sizin adamınız, bizim temsilcimiz sizin temsilciniz duyguları, düşünceleri işlemektedir. Bütün bunları biliyoruz. Ama, bu doğrultuda gelinen aşamanın altında o ciddî kararlılık yatmaktadır. Ve bu ölçüde bir değişim hiçbir şekilde başarılamamıştır. Cumhuriyet tabii bir bütün. Yani, cumhuriyet kararını almak demek Türkiye'nin hukukunu cumhuriyet anlayışına göre şekillendirmek demektir. Mecelle hukukuyla cumhuriyet olmaz; çağdaş hukukla cumhuriyet yapacaksınız. O nedenle çağdaş hukuku uygulayacaksınız. Çağdaş hukukun eşitlikçi anlayışını temel alacaksınız. Türkiye cumhuriyete geçerken o nedenle olayın bu bütüncül yönünü de çok iyi görmüştür ve her alanda çok iddialı açılımları gerçekleştirmeye yönelmiştir. Hukukunu değiştirmiştir, yönetim biçimini değiştirmiştir, kültürel yaklaşımını, kültürel bakış açısını değiştirmiştir, kılığını kıyafetini değiştirmiştir, çok köklü bir büyük dönüşüm projesi Türkiye'de uygulanmıştır. Bu çapta iddialı, köklü bir dönüşüm projesini uygulamadan cumhuriyeti işletmek mümkün değildir.
Bakın, Türkiye'de cumhuriyetin 80'inci yılını yaşıyoruz. 80 yıldır cumhuriyet bütün elverişsiz koşullarına rağmen Türkiye'de güçlü, sağlam bir şekilde ayakta duruyor. Yani, bu bir fantezi, ülkeyi yöneten kişilerin zihinlerinde yer alan sadece bir temenni olmanın ötesinde bir anlam taşımıştır. 80 yıldır bu coğrafyada cumhuriyet anlayışı kökleşmiş, yerleşmiştir. Bu çok büyük bir olaydır. Ve giderek de toplumun kendi dinamikleriyle desteklendiği, beslendiği, toplum tarafından paylaşıldığı, sahiplenildiği, genç kuşakların bu konuyu artık çok doğal karşılamaya başladığı bir başka gözlemdir. Bu da gösteriyor ki, Türkiye bu konuyu, cumhuriyeti sindirme, özümseme, benimseme, gereğini yapma ve yaşatma konusunu kuşaklar boyunca sürdürmeyi gerçekleştirmiştir. Bir kuşağın özlemi olmaktan çıkmıştır.
Bir başka temel nokta şudur: Cumhuriyetle demokrasi arasındaki ilişki.
Cumhuriyet, demin anlattığım o köklü, büyük dönüşümle birlikte gerçekleşmiştir. Öyle bir büyük köklü dönüşüm olmadan zaten cumhuriyeti tutmak mümkün değildi. Bir göstermelik fantezi düzeyinde olay kalırdı ve lider değiştikten sonra, yönetim kadrosu değiştikten sonra ilk güçlükte bu işler sıkıntıya uğrayabilirdi. Öyle olmamıştır Türkiye'de, çünkü kapsamlı bir proje olarak konuya el konulmuştur ve girilmiştir.
Kabul etmek gerekir ki, bu kapsamlı dönüşüm projesi demokrasi anlayışı içinde uygulanmamıştır. Bugün cumhuriyete yönelik eleştiri yapma arayışı içinde olanlar çoğu kere cumhuriyetimizin demokratik bir kararla, demokratik bir uygulamayla ortaya konulmamış olmasını eleştiri konusu yaparlar. Doğrudur. Bir tek parti düzeni içinde Türkiye Cumhuriyeti denemeye başlamıştır. Demin anlattığım kapsamlı, köklü, büyük dönüşüm olmadan cumhuriyeti işletmek mümkün değildir, o coğrafyada işletmek mümkün değildir. Başka ülkelerde değerli arkadaşlarım, cumhuriyet, toplumsal gelişmenin doğal sonucu olarak kendisini empoze ederek ortaya çıkmıştır. Yani, insanların eşitliği anlayışının ortaya çıkması, kadın-erkek ayırımının ortaya çıkmaya başlaması, kilise-devlet ilişkisinin ayrışmaya yönelmesi hep bütün uzun zaman alan tarihi süreçler olarak bunlar yaşanmıştır. Bunların yaşanmasından sonra genel oy anlayışı kendisine empoze etmeye başlamıştır batıda. Ve genel oy bildiğiniz gibi başlangıçta birdenbire verilmiş değildir. Kadınlara İsviçre'de oy hakkı Türkiye'den sonra tanınmıştır. Kadın-erkek ayırımının ötesinde ancak mülkiyeti olanlara oy hakkı verilmiştir, parası olanlara oy hakkı verilmiştir, vergi verenlere oy hakkı verilmiştir. Her insana, sistemin içindeki her insana, vatandaşa eşit oy hakkı tanınması öyle birdenbire gerçekleşmiş değildir. Bu süreç zaman içinde oluşa oluşa çağdaş düzenlere, rejimlere doğru gelmiştir. Ve onların içinde bir kısmı kraliyet olarak devam etmektedir ama, yurttaşlık bilinci vardır, yurttaşlık anlayışı vardır. Rejimin de önemi yoktur orada. Cumhuriyet mi, krallık mı ya da başka bir sistem mi, bunun bir anlamı yoktur, çünkü işin özü kendiliğinden çözülmüştür. Bizde işin özü çözülmediği için, işin özünü çözmek amacıyla, yani Türkiye'nin toplumsal dokusunu, kültürel değerlerini, kültürel işleyişini değiştirmek amacıyla siyasetten yola çıkılmıştır. Batıda siyaset, ekonomik ve sosyal gelişmenin sonucu olarak kendisini göstermiştir, bizde siyasetten yola çıkarak ekonomi, toplumsal değerler, kültürel değerler şekillendirilmek istenmiştir. Daha güçtür. Ama zamanı kazanmak için başka yolunuz yok. Yoksa yakalayamazsınız. Onu yüzlerce yıl, o süreci yaşayacağız diye beklerseniz bu noktaya gelmek olanağını kaybedersiniz. Onun için Türkiye çok iddialı, kapsamlı bir devrimsel dönüşüm projesini uygulamıştır. O projeyle birlikte cumhuriyet kendisini göstermeye başlamıştır. Bu proje Japonya'nın ve Rusya'nın denediği büyük modernleşme projelerinden daha kapsamlıdır, daha iddialıdır, Türkiye'de denenmiş olan. Kılık kıyafetten yasalara, rakamlardan yönetim sistemine, idare sistemine kadar her şey değişmiştir. Bu fevkalâde önemlidir. Ve bu değişim içeriden harekete geçirilmiştir. Yani, Türkiye bir askerî harekat sonucunda yenik düştüğü için bunları değiştirmek zorunda bırakılmamıştır. Türkiye kendi özgür, bağımsız iradesiyle kendisini değiştirmek için çok kapsamlı bir projeyi uygulamaya koymuştur. Ve ilginçtir, Batıyla bizim ilişkilerimiz gerçekten ayrıca ele alınmayı gereken özellikler taşımaktadır. Ve bizim Batı dünyasıyla, uygar dünyayla ilişkilerimiz sürekli bir gerilim içinde ortaya çıkmıştır, sürekli bir gerginlik içinde ortaya çıkmıştır.
Biliyorsunuz, 1920'lerde Birinci Dünya Savaşından sonra Batı dünyasının, o zamanınki Batı dünyasının önde gelen ülkeleri Türkiye'ye yönelik bir projeyi uygulamaya teşebbüs etmişlerdir. Türkiye'yi yeniden yapılandırmaya yönelik, Türkiye'yi geleceğe yeni düzen içinde taşımayı amaçlayan iddialı, kapsamlı bir projeyi Türkiye'ye Birinci Dünya Savaşından sonra Batı ülkeleri dayatmışlardır. Sevr bu projenin adıdır. Fakat Türkiye bu projeye karşı Batıdan kaynaklanan, Türkiye'yi yenilemeye ve değiştirmeye yönelik bu projeye karşı Türkiye direnç göstermiştir, tepki göstermiştir. O projeyi uygulama zorlamasını püskürtmüştür, etkisiz kılmıştır, kendi kaderine hâkim olmuştur, topraklarına egemen olmuştur. Bu projeyi uygulamak için Türkiye'nin üzerine gönderilen yabancı güçleri Türkiye'den çıkarmıştır. Batıyla ilişkisinde böyle bir gerginlik yaşanmıştır. Ama, Türkiye bağımsızlığını, Batıya karşı bağımsızlığını, dikkatinizi çekiyorum, Batı dünyasına karşı bağımsızlığını 1920'li yıllarda güvence altına aldıktan sonra şimdi demiştir, bu Batının değerlerini, üstünlüğünü sağlayan temel noktaları araştıracağım, bunları yakalayacağım ve bunlara sahip çıkacağım, bunları kendi içime, özüme yerleştireceğim, onlarda ne varsa bende de o olacak ve bunu kendi iradesiyle Türkiye denemiştir. Düşününüz, Türkiye'de bu kapsamlı değişim projesi, yani mecellenin yerine medeni hukuk için İsviçre medeni hukuku, Fransa'nın hukuku, Almanya'nın hukuku, İtalya'nın hukuku, Ceza Kanunu Türkiye'ye tercüme edilerek uygulanmıştır. Böyle kapsamlı bir dönüşüm olağanüstü güç bir iştir. Hukuk, yıllarca, yüzyıllarca yaşanan değerlerin, alışkanlıkların, geleneklerin, kültürün yansımasıdır. Onu bir anda silip, çağdaş, ileri Batı dünyasının ilişkilerini düzenleyen sistemi buraya getirmek çok iddialı bir projedir. Bunu bir askerî mücadeleyi kaybettikten sonra kazanan tarafın genel valileri bile deneyip uygulayamazlar. Büyük tepki çıkar, kabul edilemez. Böylesine büyük bir kültürel dönüşümü Türkiye özgür iradesiyle kendisi kabul etmiştir, uygulamıştır. Ve bugün bu hukuk düzeni bizim ilişkilerimizin temelini rahatlıkla oluşturur hâle gelmiştir. çok büyük bir dönüşüm sağlanmıştır. Bu kadar büyük bir dönüşümü Türkiye kendi özgür iradesiyle bugüne kadar getirdi ve gerçekleştirdi. Fakat bunu demokratik bir anlayışla yapmadık. Yapmamız zaten beklenmez. Demokrasi, var olan değerlerin yansımasıdır, var olan kültürün yansımasıdır, var olan alışkanlıkların yansımasıdır. Halbuki Türkiye'nin 1920'lerdeki problemi, var olan değerlerini değiştirmek, var olan alışkanlıklarını, davranış biçimlerini, toplumsal yapılarını değiştirmek idi. Bunu değiştirmeyi başaramazsak varlığımızı koruyamayız teşhisiyle yola çıkılıyordu. Ve bunu gerçekleştirmek de doğal olarak yukarıdan aşağıya, siyasetten topluma yönelik bir ilişkinin işletilmesini zorunlu kılmıştır. Ve Türkiye 1920'lerden sonra bir tek parti rejimi, tek parti düzeni içinde bir büyük dönüşüm yaşamıştır. Sancılı bir dönüşümdür. Büyük olaylarla karşı karşıya kalınmıştır. İçeriden tepkiler, isyanlar olmuştur, dışarıdan yönlendirmeler olmuştur. Ama, bütün bu tehlikeler, tehditler aşılmış ve cumhuriyet projesi ayakta tutulabilmiştir bütün bu tehditlere rağmen. Ve 80 yıldır Türkiye'de bu proje işletilmektedir.
Burada ilgi çekici bir işaret şu, nokta şu: Tek parti anlayışıyla bu yapılmıştır, demokratik bir anlayışla yapılmamıştır doğru. Ama, gerçek bir demokrasinin altyapısını oluşturmaya yönelik bir değişim projesidir bu. Böyle bir projeyi gerçek demokrasinin altyapısını oluşturmadan demokrasiyi sadece bir oy kullanma hakkı, bir seçim mekanizması olarak anlarsanız, onu işletmeniz, yaşatmanız, sürdürmeniz kesinlikle mümkün değildir. O nedenle, paradoksal bir ilişki var. Bir tek parti anlayışıyla Türkiye'de gerçekleştirilen büyük değişim, cumhuriyet projesi aslında demokrasinin temellerini de atmıştır, altyapısını da oluşturmuştur, demokrasiye geçişin önünü de açmıştır. O nedenle cumhuriyet projesi demokrasiye destek veren, demokrasiye kapıları açan, demokrasiyi davet eden bir proje olarak da ortaya çıkmıştır. Yoksa, cumhuriyet projesinin tek parti kavramını nistifiye eden, efsaneleştiren, öven, sahiplenen ve sürekli kılmak isteyen bir anlayışı yoktur. Tek parti mekanizmasıyla insanların eşitliği, kadının-erkeğin eşitliği, feodalitenin tasfiye edilmesi amaçlanmıştır. Onun gerekleri yerine getirilmiştir. Çağdaş bir hukukun kavramları Türkiye'ye taşınmak istenmiştir. Bu yapılırsa o zaman demokrasiyi, gerçek bir demokrasiyi işletmek, çalıştırmak mümkündür. Fikir özgürlüğü olmadan demokrasi olur mu? Eğer fikir özgürlüğüne getirilen çeşitli kısıtlamalar egemense demokrasi olur mu, teokratik düşüncenin egemen olduğu bir ortamda fikir özgürlüğünden söz etmek olanağı var mı? Teokratik bir düşüncenin egemenliğinden fikir özgürlüğü ortamına nasıl geçeceksiniz, neyle geçeceksiniz, nasıl bir eğitim sistemiyle, nasıl bir kültür sistemiyle geçeceksiniz? İşte bütün bunların gerekleri o dönemde yerine getirilmiştir. Yani, eğitim sisteminin değiştirilmesi, çağdaş bir eğitim anlayışının egemen kılınması, çağdaş üniversitelerin gerçekleştirilmesi, medreselerden üniversiteye, mecelleden Medenî Kanuna geçilmiş olması ve eğitimin özünün eşitlik kavramına, rasyonel düşünce anlayışına, bilim ve teknolojideki gelişmelerin kavranılmasına, dünyaya kaygıyla, düşmanca sırtını dönerek değil, dünyayı kucaklamaya ve yarışmaya açık bir anlayışla insanları yönlendirmeye kurgulanınca yavaş yavaş demokrasinin altyapısı Türkiye'de şekillenmeye başlamıştır.
Bugün geldiğimiz noktada demokrasiyle cumhuriyet arasında ilgi çekici bir ilişki var. Ona da kısaca deyinmek isterim.
Bazı çevreler, cumhuriyetin modası geçti, artık demokrasi temel kavram düşüncesi içinde olaya bakarlar. Cumhuriyet arkaik, eski, geride kalmış bir kavram, cumhuriyetle mi uğraşacağız? Cumhuriyet kavramını bırakın bir kenara, demokrasi temeldir diye bakıyorlar ve demokrasiyi cumhuriyete karşı tarif etmeye çalışıyorlar. Bu ilişkinin zihnimizde çok net olmasına ihtiyaç vardır.
Bilinmesi gereken bir temel nokta şudur: Cumhuriyeti azaltarak demokrasiyi çoğaltamayız. Cumhuriyetle mücadele ederek, cumhuriyeti zaafa uğratarak, cumhuriyeti kısıtlayarak demokrasiyi güçlendireceğiz zannediyorsak yanılıyoruz. Çünkü, demokrasiyle cumhuriyet arasında bir çelişki, bir gerginlik söz konusu değildir. Cumhuriyet demokrasiyi besleyen temel altyapıdır. Demokrasi cumhuriyet altyapısı üzerinde ancak yükselir. Cumhuriyeti ortadan kaldırırsanız, cumhuriyeti yok sayarsanız demokrasiyi işletme olanağını zaman içinde kaybedersiniz. Demokrasi ancak cumhuriyet temeli üzerinde yükselir. Cumhuriyet, yurttaşlık bilinci temeli üzerinde yükselir. Yurttaşlık bilinci bütün insanların eşitliği anlayışına dayanır. Eğer siz feodalizme göz yumarsanız, eğer siz teokratik düşünceye demokrasi adına göz yumarsanız, demokrasinin gereğidir teokratik anlayış yaygınlaşıversin, ne var canım, çoğunluk böyle istiyor, demokrasi, mekanizma çalışınca bu sonucu ortaya koyuyor, o nedenle bırakalım teokratik düşünce yaygınlaşıversin derseniz, teokratik düşünce yaygınlaşırsa, insanlar inançlarıyla, insanlar kimlikleriyle tarif edilmeye başlanırsa bundan demokrasi kazançlı çıkmaz. Demokrasinin temelleri kemirilmiş olur. Demokrasinin temellerinde cumhuriyetin özü vardır, yani insanların eşitliği, insanların gerçeği kendi aklıyla, mantığıyla bulabileceği, insanlara her türlü dayatmanın, toplumsal dayatmanın, dinî dayatmanın, siyasette demokrasiyle bağdaşmayacağı duygusu, düşüncesi yatar. Özgür insan anlayışına demokrasi dayanır. Özgür insan olmadan demokrasi olur mu? Olmaz. Özgür insan ne olur, özgür insan nasıl yaratılır? Cemaatin bir parçası, aşiretin bir parçası, mezhebin bir parçası ya da teokratik bir inancın bir parçası konumunda olan bir insan çağdaş bir demokrasinin özgür insanı olarak algılanabilir mi? İnsanı, özgür insanı toplumsal tutsaklığa dönüştürecek yöntemler, arayışlar demokratik bir uygulamayla da gerçekleştirilmiş olsa demokrasiye katkı vermez, hizmet vermez. Bu ilişkiyi unutmamak lazımdır. O nedenle cumhuriyet düşmanlığı yaparak demokrasiye destek verilmez. Demokrasi cumhuriyeti temel alır. Ama cumhuriyetin kendi içinde tabii demokrasinin nüvesi vardır, demokrasinin tohumu vardır. Eşitlik dediğiniz zaman, onu elbette çok partili, çok siyasetli, çoğulcu bir toplum içinde ancak gerçekleştirebilirsiniz. Cumhuriyeti monolitik, tepeden aşağıya doğru yönlendirilmiş, doğruları, gerçekleri kitapta yazılan bir cumhuriyet olarak anlamak demokrasi anlayışıyla elbette bağdaşmaz. Bu ilişkinin çok doğru şekilde anlaşılmasında yarar vardır diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, bizim tarihi deneyimimiz gerçekten bu çağın çok önemli bir olayıdır. Ve bunun anlamı, değeri giderek daha iyi anlaşılmaktadır.
Bakınız, 11 Eylül'de yaşanan terör olayı, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşanan terör olayı Mustafa Kemal'in ne yaptığının daha doğru anlaşılmasına önemli bir katkı getirmiştir. Bugün her yerde bir Türkiye modeli konuşulmaktadır. Türkiye modeli diye bir kavram ortaya çıkmıştır. Dünya bu modele ilgi göstermektedir. Bu modelin altında ne yatıyor? Bu modelin altında şu yatıyor: İslâmî bir toplum, Müslüman bir toplum, lâik bir devlet düzeni, çağdaş bir ekonomi, dünyaya açık bir ekonomi, rekabete açık bir ekonomi ve demokratik bir siyaset, çok partili demokratik bir siyaset. Bu unsurların tümünü bir arada bulunduran bir başka örnek yeryüzünde yoktur. Yani, Müslüman bir toplum olacaksınız, Müslüman bir toplumun kimliğini, değerlerini, anlayışını, kendi kimliğinizin bir parçası olarak kabul edeceksiniz ve aynı zamanda lâik bir devlet düzenini, yarışmacı bir ekonomiyi, dünyaya açık yarışmacı bir ekonomiyi ve demokratik bir sistemi bununla bağdaştıracaksınız; bunun bir başka örneği yoktur. Dünyada bir tek Türkiye bunu gerçekleştirmiştir. Bu olayın adı da cumhuriyettir. Cumhuriyet sayesinde bu olmuştur. O cumhuriyetin uygulamaları, arayışları, yöntemleri sonunda böyle bir tablo ortaya koymuştur. Cumhuriyet kendi içindeki dönüşümünü, değişimini yaşamış ve 1950'li yıllarda çok partili bir rejime doğru tekevvün etmiştir, şekillenmiştir, biçimlenmiştir. Kendi içinde barındırdığı eşitlik, hak duygusu doğal olarak sistemi bir çok partili demokratik modele doğru taşımıştır. Ekonomi doğal olarak dünyaya açık bir yarışmacı ekonomi hâlinde şekillenmeye başlamıştır ve lâik devlet düzeninin önemi, değeri anlaşılmıştır. Toplumumuzun, insanlarımızın kimliği, İslâmî değerleri de bizim bir kazancımız, bir zenginliğimiz, bir rengimiz, bizim bize özgü bir yönümüz olarak giderek daha büyük bir anlayışla, daha büyük bir sevgiyle kucaklanmıştır. Böylece İslâmiyet, demokrasi, ekonomik ilerleme ve lâiklik, kadın-erkek eşitliği, çağdaş hukuk bir arada yaşayabilir olmuştur. Bu sentez, bu bütünleşme, hukuka saygılı, barışçı bir devlet anlayışını ortaya koymuştur. Demokratik bir ülkenin, demin anlattığım nitelikleri taşıyan bir ülkenin, hukukun üstünlüğüne inanan bir ülkenin, hakkını bilen, başkasının hakkına saygı gösteren bir ülkenin elbette komşularıyla ilişkisi hukuka, anlaşmalara, uluslararası kurallara ve barışçı bir dünya görüşüne dayanmak zorundadır. Nitekim bu olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk'ün yurtta barış dünyada barış sözü boş bir söz değildir. Bunu söylemek dünyası bir dünya tasavvur edildiğinin bir ifadesidir. Hakkın egemen olduğu, hukukun egemen olduğu, iyi ilişkilerin egemen olduğu, kimsenin kimsede gözünün olmadığı, kimsenin kimseye hükmetme arayışında olmaması gereken, herkesin kendi sorununu kendi olanaklarıyla çözmesini öngören bir dünya düzeni tasavvurunun ortaya çıktığını bize göstermektedir. Bütün bunlar muhteşem bir bütünleşmenin, bütün boyutlarıyla olayın doğru kavranılmış olduğunun bir ifadesidir.
Dünyada bugün geldiğimiz noktada birtakım kavram çarpıklıkları ortaya çıkmıştır. İslâm ve terör ilişkisi bunun bir parçasıdır. Bunu nakzeden bir örnek işte Türkiye. Hiçbir zaman terörü bir devlet yöntemi olarak Türkiye benimsememiştir. Komşularına karşı daima hukuka, uluslararası anlaşmalara saygılı, dürüst, net, açık ve iyi niyetli, barışçı bir tavır içinde olmuştur. Kendisine tam tersi yapıldığı zaman dahi bu ölçüleri göz önünde daima bulundurmuştur. O nedenle Türkiye hem Müslüman, hem teröre karşı, hem kadın-erkek eşitliğini, lâikliği benimsemiş bir dünya ile bütünleşmeye yönelik, dünya ile kucaklaşmaya açık, onu arayan, ekonomisinde yarışmaya açık duran, siyasette uluslararası entegrasyon hareketlerine destek veren, onların içinde yer almaya çalışan, iyi niyetli, dürüst bir ülke olarak ortaya çıkmıştır. Bunun temelinde işte o cumhuriyet projesi vardır. Bunun temelinde, nur içinde yatsın, Mustafa Kemal Atatürk vardır.
Değerli arkadaşlarım, bunları bütün dünyanın anlamasını sağlamak zorundayız. Bu çok temel bir olaydır ve bizim en büyük zenginliğimiz budur. Bizim petrolümüz yoktur, ama bu modelimiz vardır ve bu model bugün petrolden de, diğer maddî varlıklardan da çok daha önemlidir. Bugün bütün dünya ah keşke Türkiye'nin bu modelini herkes uygulayabilse. 80 yıl verdik biz oraya, 80 yıl. Kendi içimizde ne acılar çektik, ne sıkıntılar çektik. İsyanlar yaşadık, çeşitli zulümler, baskılar, haksızlıklar da belki oldu. Kendi içimizde birbirimize düştük. Bütün bunları yaşadık. Ama daima sağduyu hâkim oldu. Bir çıkış yolunu bulduk ve tekrar doğruyu ayakta tutmayı başardık ve bugünlere kadar ülkemizi taşıyabildik. Bu fevkalâde önemli bir sonuçtur. Bunun altında Mustafa Kemal Atatürk vardır. Mustafa Kemal Atatürk 20'nci yüzyılın en önemli devlet adamıdır. Yani, bu coğrafyada bu sorunlar karşısında, bu büyük çelişkileri aşarak, yüzyıl sonra da saygıyla anılacak çözümleri ortaya koymak ve bunu sadece bir zihni proje olarak ifade etmekle yetinmeyip, uygulamaya geçirmek, uygulamada da başarılı kılabilmek, sürekli kılabilmek, suikastları aşabilmek, iç isyanları aşabilmek, sabotajları aşabilmek, demokrasiye geçtikçe ortaya çıkabilecek olan tepkileri, sistemi bozmayacak bir şekilde kanalize etmenin yollarını Türkiye'nin bulabilmesi ve hâlâ 80 yıl sonra ışıl ışıl, pırıl pırıl geleceğimizi aydınlatan bir projektör gibi bu projenin ortada kalması gerçekten muhteşem bir eserdir. Bu iddiayı, böylesine büyük bir başarıyı ortaya koyabilmiş 20'nci yüzyılda başka bir siyaset ve devlet adamı yoktur. 20'nci yüzyıl içinde çok ışıltılı, çok pırıltılı, çok büyük isimler gelmiş geçmiştir, dünyanın yarısının hayran olduğu büyük isimler ortaya çıkmıştır. Ama, onların hepsi zamanın o büyük testinden, sınavından geçememişlerdir, dökülmüşlerdir, kalmışlardır. Bugün ortada ne Mussolini var, ne Stalin var, ne Lenin var, Ne Hitler var; sadece Mustafa Kemal Atatürk var 20'ncı yüzyılda. Bu çok büyük bir olaydır. Ve bu olay Mustafa Kemal Atatürk'ün başarısıdır, bu olay Türk halkının başarısıdır. Böyle bir lider çıkararak, o lidere muhtaç olduğu noktada gerekli desteği vererek, o lider ortadan ayrıldıktan sonra da onun eserine sahip çıkmaya devam ederek, onun eserine sahip çıkarken geçmişe saplanıp kalmamanın yolunu bularak, değişmenin, yenilenmenin, açılmanın, demokratikleşmenin tehlikeli maceralarına yönelerek ve işin özünü kaybetmeden bunları başarıyla uygulayarak bugüne gelebilmiş olmak gerçekten muazzam bir olaydır. Tek parti döneminde bunlar yapıldı, şimdi çok partili bir dönemdeyiz. Her türlü düşünce serbestçe ifade ediliyor, tartışılıyor. Ve bütün bunlara rağmen işin özünü korumayı başarıyoruz. Seçimler yapıyoruz. Seçimlere, bu projeye karşı olduğunu söyleyerek oy toplayan iktidarlar geliyor, ama bir süre sonra onlar da işin gerçeğini, önemini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Deniyorlar başaramıyorlar ya da denemekten vazgeçiyorlar. Sistem kendi gücünü, kendi haklılığını herkese kabul ettiriyor ve Türkiye her zaman daha ileri bir noktaya gelebiliyor. Demokrasi içinde de cumhuriyet projesini ayakta tutuyoruz. İşte bu muazzam bir olaydır. Cumhuriyeti tek parti düzeni içinde baskıyla, zorbalıkla ayakta tutabilirsiniz, ama cumhuriyet projesini doğal bir yaşam biçimi hâline dönüştürmeyi başardıysanız, demokratik bir rejim içinde de cumhuriyetin özünü koruyabiliyorsanız işte o çok muazzam bir başarıyı gerçekleştirmişsiniz demektir. Türkiye bunu gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet bizim için artık geri dönüşü olmayan bir noktadır. O iş aşılmıştır. Cumhuriyet bizim temelimizdir. Bizim kültürümüzle bütünleşmiştir. Müslüman halkımız, demokratik rejimimiz, cumhuriyetimiz el ele, birbirini besleyen, birbirine güç veren, birbirinden güç alan bir bütünselliğe dönüşmüştür ve bu muazzam bir olaydır. Önü Türkiye'nin açıktır. Bunu herkesin çok iyi anlamasına, bilmesine ihtiyaç vardır. Cumhuriyet Türkiye'nin temel, insanımızın temel değerlerini, anlayışını, inancını, dinini değiştirme projesi değildir. Hiç böyle bir anlayış ortaya çıkmamıştır. Cumhuriyet insanımızın değerini, anlayışını, kültürünü, dinini temel alarak onu daha ileri, çağdaş bir uygarlığın içine taşıyacak olan siyasal, ekonomik oluşumlara taşıyarak Türkiye'nin sürekli ilerlemesini, çağdaş bir uygarlık düzeyi içine girebilmesini, onu aşabilmesini mümkün kılan bir arayış olarak değerlendirilmelidir.
Bu, genç kuşaklarımızın arkasında kalmış olan bir tarih parçasıdır. Biz sürekli kendi tarihimizi konuşarak, kendi tarihimize yönelerek zaman geçirme durumunda değiliz. Ülkemizin gençleri bu söylediğim olayları zihinlerinde aşmış noktadaki insanlardır. Ama bir durum değerlendirmesi yapmak gerektiği zaman bunları anımsamakta, bunların altını çizmekte yarar vardır.
Şunu size ifade etmek istiyorum: Türkiye'nin yaşadığı 80 yıllık tarih dünyanın gidişatı ve gelişmesi açısından, insanımızın mutluluğu ve refahı açısından çok büyük bir kazanım olarak ortaya çıkmıştır. Ulaşmamız gereken noktaya varmak için yapmamız gereken çok şey vardır. Onları elbette yapacağız. Ama, onları yaparken kendimizi artık bu tartışmanın dışına çıkarmak zorundayız. Artık rejim tartışmasıyla, bu siyasetimizin temellerini tekrar tartışarak bir yere varmak olanağı yoktur. Bu bizim çıkış noktamızdır. Buradan yola çıkarak bundan sonrasını arayacağız. Bundan sonra gideceğimiz yer de açıktır. Bundan sonra daha büyük bir refaha gitmek zorundayız. Ekonomimizi geliştirmek, güçlendirmek zorundayız, gelir dağılımımızı düzeltmek zorundayız, insanlarımızı daha iyi eğitmek, bilimi, kültürü, teknolojiyi ve sanatı insanlarımızla giderek daha geniş ölçüde kaynaştırmak, buluşturmak zorundayız. Türkiye'yi, insanlarımızı, gelecek kuşaklarımızı yeni ve ileri bir dünyanın insanları olarak hazırlamak zorundayız. Bu konuda geçmişte yeter birikimimiz var, başarımız var, önümüzde de çok önemli güçlükler var, sorunlar var. Bunları aşacağımızdan hiç kuşku duymuyorum. Türkiye'nin en büyük zenginliği genç nüfusudur. O genç nüfusunun birikimi, iyi eğitimi ve iyi yönlendirilmesi, öyle inanıyorum ki, ülkemizin önünde büyük ufuklar açacaktır.
Tabii şunu da hiç unutmamaya ihtiyaç var: Sorun teker teker insanlarımızı kendi başına daha ileri bir noktaya götürmek değildir. Yapmamız gereken, birbirimize olan sorumluluğumuzu, birbirimize karşı olan borçlarımızı da unutmadan üzerimize düşenleri yerine getirmektir. Sadece kendimiz için değil, başkaları için de, toplum için de bir şeyler yapmakla sorumlu olduğumuzu unutmamak zorundayız. Yani, sadece kendisini kurtarmak, bir insanın sadece kendisini daha iyi bir noktaya geçirmeye yönelmesi, daha iyi bir toplum anlayışımızın uygulanması sonucunu doğurmaz. Daha iyi bir topluma, birbirimize değer vererek, saygı göstererek, dayanışma içine girerek, paylaşarak, birbirimizle kader ortaklığı yaparak ulaşabileceğimize inanıyorum. Birilerinin büyük acılar çektiği, haksızlıklara maruz kaldığı, yoksulluklara mahkûm edildiği bir ortamda kendi sorunlarını çözmüş olan bir grup olarak yaşamanın hiçbir mutluluk verici bir tarafı yoktur. Hep birlikte daha iyi bir geleceği gerçekleştireceğimizi unutmamalıyız. Birbirimize karşı yükümlü olduğumuzu, borçlu olduğumuzu unutmamalıyız. Nerede bir haksızlık varsa, o haksızlıkta bizim de bir sorumluluğumuz vardır. Onu önlemekte biz de kendimizi yükümlü sayıyoruz diye düşünmeliyiz. Nerede bir yoksulluk varsa, o yoksulluğu kaldırmak hepimizin ortak işidir diye düşünmeliyiz.
Bu duygu ve düşüncelerle hepinize iyi günler diliyorum.