DIŞ POLİTİKA ÜZERİNE
Genel
Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlar bizi ilgilendiriyor mu ? Kıbrıs sorunu konusunda neler düşünüyoruz ? Türkiye'nin Ortadoğu barış sürecinde yeri ne olmalı ? Balkanlar'da Türkiye neden "barış güçleri" içinde yer aldı ? Kosova sorunu nedir ve bu soruna nasıl bakılmalı ve ne gibi politik bir tutum alınmalıdır ?
Sorular çoğaltılabilir.
Bütün bu konularda, gerek genel olarak ve gerekse ele alınan olay düzeyinde belirli bir yaklaşım oluşturmadan ve bu yaklaşımı yada yaklaşımları politik seçenek düzeyine yükseltmeden, Türkiye'de siyasi bir parti olmak belki mümkündür; ama o partinin, Türkiye halkına "bütünlüklü bir siyasi seçenek" ifade eden bir parti olması mümkün değildir.
Bu nedenle Türkiye'nin dış politikasına, bu politikanın hedeflerine, ele aldığı konulara ilişkin genel bir yaklaşım çerçevesinin çizilmesi büyük önem taşımaktadır.
Doğrusu "bu satırların yazarı" bu konuda yeterince olgunlaşmış düşüncelere sahip olmadığını ve aynı şeyin Solun önemli bir kesimi için de geçerli olduğunu düşünüyor. Bu nedenle de, dış politika konularında yapılacak bir tartışmanın, Solun Türkiye siyasetinde etkili olması sonucu doğuracak önemli bir çalışma alanı olarak ele alınmasına hizmet edeceği kanısında.

Dış Politikada Temel Aktörler ve Çelişkiler
Bugün uluslararası ilişkilerin temel aktörünün ne olduğu üzerine değişik görüşler bulunuyor. Yaygın bir görüşe göre, uluslararası ilişkilerde temel aktör, her ne kadar aşılmakta olduğu yönünde bir eğilimin bulunduğu söylense de, "ulus devlettir". Buna (BM, NATO, AB vb. ) uluslararası kuruluşlar, (Shell, Coca Cola, BP, Microsoft vb. ) uluslarüstü şirketler, kısaca NGO diye de ifade edilen ( Helsinki Watch, Uluslarası Af Örgütü vb. ) hükümet dışı kuruluşlar, (Seattle, Prag 2000, Greenpeace vb. ) değişik baskı grupları da süreç içinde eklenmeye başlandı.
Biz bu tartışmalara girmeden, uluslararası ilişkilerin temel aktörünün halen de devletler olduğu görüşünü esas aldığımızı söylemekle yetineceğiz.
Bu görüşü şimdilik burada bırakıp Sol'a dönelim. Sol kendi siyasi seçeneklerini oluştururken kimleri kendisine esas alır ? Sol, siyasi mücadelesini sürdürürken, kimlerin sesi olmayı kendine yakıştırır ve kimleri siyasal karşıt olarak görür ?
Burada genel olarak Sol'un yaklaşımının sınıfsal bir temeli esas aldığını söyleyebiliriz. (Bu konuda da değişik görüşlerin öne sürüldüğü biliniyor. Bunlara da girmeyeceğiz. ) Yada daha açık ifade ile, Sol'a göre siyasetin temel aktörleri mevcut sınıflardır ve bu sınıfların siyasi kuruluşlarıdır. Sol siyasi kuruluşlar, emekçi sınıfları esas alan bir siyasi çizgi izlemeye çalışırlar ve siyasal karşıt olarak da emekçi sınıfların ( özgürlük ve eşitlik yönündeki ) siyasi mücadelesini doğrudan yada dolaylı olarak olumsuz yönde etkileyen her siyasi oluşumu, ( değişik düzeylerde ) siyasal karşıt olarak kabul ederler.
Uluslararası ilişkilerin temel aktörleri ile solun siyasetine esas aldığı temel aktörleri karşılaştırdığımızda, mevcut durum itibarıyla, karmaşık bir sorunla karşı karşıya kalıyoruz.

Solun Dış Politika Konularındaki Tutumu
Bir yanda emeğe dayandığını iddia edemeyeceğimiz devletler , diğer yanda ise emeğe dayandığını iddia eden Sol. Buradan çıkan sonuç da doğal olarak, "devlet madem emekçilerin devleti değil, o halde onun dış politikası da emekçilerin çıkarlarının uzantısı değildir" biçiminde oluyor. Böylece içinde bulunulan ülkenin dış politika sorunları, Sol'un gündeminden uzaklaşmış oluyor. Yada söyle söyleyelim, sermaye egemen devlete karşı mücadele, onun dış politika yaklaşımlarına karşı da bir mücadele gerektiriyor.
Bu görüşün uç noktasını, mevcut devletin bütün dış politika tutumlarının tersi yönünde tutum almak oluşturuyor. Kıbrıs sorununda Türkiye'nin daha fazla suçlu olduğunu ilan etmek, Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattının inşasına yönelik politikalara karşı çıkmak, Balkanlarda Türkiye'nin sürdürdüğü tutumları yanlış bulmak, AB'ye NATO'ya ve diğer bütün uluslararası örgütlerde bulunmaya karşı çıkmak, Ortadoğu barış sürecinde yada Çeçenistan sorununda Türkiye'nin tutumunu yayılmacılıkla suçlamak vb... bunlar arasında sayılabilir.
Bütün bu tutumlar, Türkiye'nin faşist bir devlet olduğu, yayılmacı bir dış politika izlediği, emek karşıtı böyle bir devletin bütün faaliyetlerinde olduğu gibi, dış politika konularında da emek karşıtı bir tutum sergilediği görüşüne dayanıyor.
Ancak bu yaklaşım, Türkiye'nin dış politika konularına genel ve soyut düzeyde (doğruluğu tartışılır) bir açıklama getirse de, özel konularda yeterince açıklık sunamıyor.
Söylediğimiz yaklaşım daha çok kendisini "devlet karşıtlığı" zemininde konumlandırıyor.
O halde, Sol'un dış politika konularına yaklaşımına bakarken, "sermaye devletinin bütün politikalarına karşıtlık" birinci referans noktasını oluşturuyor demek mümkün.
İkinci referans noktası ise "enternasyonalizm".
Sol, mevcut devletin dış politika yaklaşımını eleştirirken, bunun karşısına uluslararası dayanışmayı ifade eden enternasyonalizmi koyuyor. Hemen her dış politika olayında, devletin mevcut yaklaşımları (ne ölçüde ?) ortaya konup eleştirildikten sonra, çözümün enternasyonalizm olduğu ifade ediliyor. Bu ifade de soyut düzeyde bir çözüm önerse de, somut olaya inildiğinde, olaylara yeterli bir çözüm olanağı sunamıyor. Kıbrıs'ta enternasyonalist yaklaşım ne olmalıdır ? Ege'deki egemenlik sorunları enternasyonalist bağlamda nasıl çözülebilir ? Ermenistan Azerbaycan arasındaki Karabağ sorununda enternasyonalist yaklaşım nasıl somutlanacaktır ? Soruları çoğaltmak mümkün.
Bu enternasyonalist yaklaşımın bir diğer yansıması da, Sol'un, sorunlu ülkelerin emek güçleri ile dayanışması. Bu durumda ülkelerin dış politika kaygılarını aşan bir çaba içine giriliyor ve karşı tarafta yada muhatap olarak alınan ülkelerin sol, sosyalist, devrimci güçleri ile dayanışma çabaları içinde olunmaya çalışılıyor.
Mevcut sol siyasi kuruluşların, dış politika konularına ilişkin temel yaklaşımları, gözlemleyebildiğim kadarıyla, bundan ibaret.
Ben bu görüşlerin doğru yanlar taşımakla beraber, "bütünlüklü bir siyasetin geliştirilmesi" hedefine uygun ve yeterli olmadıklarını düşünüyorum.

Genel Yaklaşımın Eleştirilen Bazı Noktaları
Türkiye'nin mevcut dış politika uygulamalarına girmeden, öncelikli olarak bazı teorik konuları açıklığa kavuşturmak gerektiğine inanıyorum.
1-) Bunlardan ilki, sermaye devletinin bütün dış politika uygulamalarının sermayeye hizmet etme yönünde olduğu saptamasına ilişkin. Bir devlet dış politika seçeneklerini oluştururken, sadece kendisinde etkili güç olan sermayeyi esas almaz. Bu önemli bir etken olmakla beraber, içinde bulunulan coğrafya, tarihin getirip o ülkenin önüne koyduğu sorunlar, ülkeyi çevreleyen devletlerdeki niyet ve gelişmeler de dış politikaların oluşturulmasında önemli etkenlerdir.
Örnek olarak, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege sorunları ele alınabilir. Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege sorunları, bir çok etken içinde yer almakla beraber, esas olarak Osmanlı devletinin yıkılışından sonra ortaya çıkan miras (egemenlik) sorunlarıdır. Milliyetçiliklerin ortaya çıkışı ile beraber Yunanistan devleti de kurulmuş ve Yunanistan'ın sürekli olarak Osmanlı devleti aleyhine genişlediği görülmüştür. Bu nedenle Yunanistan'la Osmanlı devleti ve sonraları Türkiye arasında, kısa süren barışçıl birkaç dönem sayılmazsa, sürekli olarak sorunlu bir ilişki var olagelmiştir. Bu sorunlu ilişki, beraberinde halklar arasında da, onaylamasak bile, belirli düzeylerde husumetin oluşmasına yol açmıştır. Öte yandan biten her sorundan sonra yeni bir sorun gündeme gelmiştir. Şu anda içinde bulunduğumuz dönem, bu sorunlar ağırlıkla Ege'de ve Kıbrıs'ta yoğunlaşmaktadır. Geçmişte benzer konular Girit'te, Trakya'da, Batı Ege adalarında vb. yaşanmıştı. Geçmişte yaşanan sorunların nasıl sonuçlandığı az çok biliniyor. Bütün bu tarihsel geçmiş yok sayılarak, "Türkiye, Yunanistan'a karşı sermayenin yada ABD emperyalizminin politikalarını uyguluyor" demek, bence olayları yeterince açıklayıcı bir yaklaşım olamaz.
Öte yandan çözüm enternasyonalizmdedir demek de, çözüm yönünde genel bir yaklaşım olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Kardak krizi bu konuda ilginç bir örnek.
Kardak Ege'de iki küçük kayalık. Burada karaya oturan Figen Akad isimli bir Türk gemisinin kurtarılması konusu, kısa sürede bir egemenlik sorununa dönüştü. Yunanistan'a göre Kardak kayalıkları Yunanistan karasularında idi ve dolayısıyla geminin kurtarılması işi Yunanistan'a aitti. Türkiye ise Kardak kayalıklarının Türkiye karasularında olduğunu, en azından Yunanistan'a ait olmadığını iddia ederek, geminin kurtarılması işinin Türkiye tarafından yapılması gerektiğini ifade etti. ( Bu arada merak edenler için, yanılmıyorsam, karaya oturan gemi Türk Yunan ortak çalışması sonucu kurtarıldı. )
Görüldüğü gibi, burada iki seçenek bulunmaktadır: Kardak kayalıkları ya Türkiye'ye yada Yunanistan'a aittir. Kuşkusuz kayalıkların egemenlik sorunlarının belirsizlik içinde devam etmesi de üçüncü bir seçenek olarak öne sürülebilir. Peki bu durumda enternasyonalizm anlayışı nasıl somutlanacaktır ? Bu üç seçenekten hangisi enternasyonalist anlayıştır ? Doğrusu bu konuda kolaycı yanıtların verilemeyeceği kanısındayım.
Bu arada, Kardak sorunu nedeniyle iki ülkenin savaşın eşiğine geldiği biliniyor. Bu durumda öncelikli enternasyonalist tavrın barışı korumak olduğu, haklı olarak, hemen öne sürülebilir. Bu aynı zamanda, ABD'nin de sözkonusu olayda enternasyonalist tavır aldığı anlamına gelir ! Çünkü iki ülkeyi savaştan caydıran ABD emperyalizmi olmuştur !
Konuyu toparlamak gerekirse, "ülkelerin dış politika yaklaşımları", basitçe, "sermayenin çıkarları yönündeki politikaların doğrudan uygulanmasıdır" denilemez. Ülkelerin dış politikaları, egemen siyasal/toplumsal çevrelerin olduğu kadar, devralınan tarihsel mirasın, içinden bulunulan coğrafyanın tarihsel/jeostratejik koşullarının, çevre ülkelerin ve o coğrafyada yer alan diğer siyasi güçlerin de etkisi altında belirlenir.
Bu aynı zamanda şu da demektir : Devletin sermaye egemen yapısı değiştirilse bile, tarihsel ve çevresel koşulların değiştirilmesinin olanaksızlığı ölçüsünde, emek egemen bir anlayış da dış politika konusunda benzer siyasi tavırlara yönelebilir. Nitekim, Sovyetler Birliği, 1917 Ekim devriminden sonra bazı değişiklikler görülmesine rağmen, esas olarak Çarlık dönemine benzer bir dış politika sürdürmek zorunda kalmıştır.

2-) Eleştirilmesi gereken bir diğer konu da "hayır tavrı"dır. Uzunca bir süredir, Sol "yaşanan gelişmelere hayır !" şeklinde ifade edilen bir yaklaşıma sahiptir. Bu yaklaşım öylesine yaygınlaşmıştır ki, örneğin AB ile ilgili bir tartışmada konuşmacıların çoğu konuşmasına "AB olayına evet-hayır ikilemi ile yaklaşmamak gerekir" diye başlaması gerekir hale gelmiştir. ( Bkz. Biradım Dergisi sayı : 4 )
Bu yaklaşım dış politika konularında da "hayır" biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç, "Sermaye devletinin bütün politikaları sermaye yanlısıdır, öyleyse dış politikaları da sermaye yanlısıdır" yaklaşımının doğrudan bir yansımasıdır. Madem devlet sermayenin çıkarlarını savunmaktadır, o halde onun dış politikası da sermayenin çıkarlarını savunmaya yöneliktir; ve dolayısıyla onun bütün dış politika uygulamalarına hayır denilmelidir.
Bu tutum, solun "bağımsız tavrı" ile bağdaşır bir tutum değildir. Solun bağımsızlık tavrı devletten, sermayeden vb. bağımsızlık biçiminde ifade edilir. Bu aynı zamanda onların inisiyatifine bağlı olarak politika üretmemek demektir. Daha açık ifade ile, onların her yaptığına hayır demek, aslında onlara bağımlı olmak demektir. Madem onlar böyle bir politikayı savunuyor, o halde biz de tam tersini savunmalıyız tavrıdır bu. Bunun da bağımsız tavırla falan bir ilgisi yoktur.
Kuşkusuz bir siyasi tavır belirlenirken, mücadele edilen siyasi güçler değerlendirme kapsamına alınır. Ama hiçbir siyasi hareket, sadece kendi karşıtlarının tavırlarına göre bir tavır belirleyerek başarıya ulaşamaz.
Her uygulamaya hayır denilerek, zaman zaman ve hatta çoğu kez bir yanlışın karşısına başka bir yanlış koyulmaktadır. Oysa yanlışın karşıtı bir başka yanlış değildir. Yanlışın karşıtı "doğru"dur. Sol bir parti açısındansa doğru olan şey, emekçi sınıfların kısa, orta yada uzun vadeli çıkarlarının savunulması, özgürlük, eşitlik ve katılımcılık anlayışının somutlanması ve geliştirilmesi olmalıdır. Sol bir parti kendi politikalarını belirlerken, bu söylediğimiz hususlara bakarak karar vermelidir. Sol bir parti diğer siyasal güçlerle ilişkilerini belirlerken de bu esası gözönüne almalıdır. Ancak o zaman bağımsız bir tavırdan söz edilmiş olunabilir.

3-) Üçüncü eleştirdiğimiz nokta ise enternasyonalizm anlayışına ilişkindir.
Ülkenin işçi sınıfı kadar, uluslararası işçi sınıfı da yeknesak, uniform bir topluluk değildir. Nasıl sermaye sınıfı içinde çelişkiler varsa, işçi sınıfı içinde de çelişkiler bulunur. Bu çelişkiler kendisini milliyetçilik, dinsel inanış, hemşerilik vb şeklinde ifade edebileceği gibi, ( ÇİN-SSCB kutuplaşmasında olduğu gibi ) sol bir argümanla ideolojik bir çerçeveye de oturabilirler.
Bu çelişkileri yok sayarak ve bu çelişkilerde doğru bir tutum almadan, soyut bir enternasyonalizm söylemi uluslararası sorunlarda çözücü bir yaklaşım işlevi göremez.
Bu konuda da yakın bir örnek vermek belki yararlı olabilir.
Hazar petrollerinin dünyaya açılması konusu, "yüzyılın son büyük petrol oyunu" olarak ifade ediliyor. Türkiye'nin bu "oyundaki" tutumu, Hazar petrollerinin Türkiye'den dünyaya açılması yönünde. Buna ilişkin olarak Türkiye tarafından "Baku-Tiflis-Ceyhan" boru hattı öneriliyor ve bu çalışmaların belirli bir olgunluk düzeyine geldiği de biliniyor.
Bir çalışmada, bu hattın Türkiye'den geçmesi durumunda 500.000 kişiye iş olanağı sağlanacağı ifade ediliyor. Bu sayının doğru olduğunu ve hattın İran üzerinden geçmesi durumunda aynı sayıda iş olanağının İran'da da yaratılacağını bir an için kabul edersek, ortaya bir yığın soru çıkıyor. Hattın güvenliği, politik gerekçeler vb bir yana bırakılırsa, Sosyalistlerin buradaki tutumu ne olmalıdır ? Enternasyonal tavır burada nedir ? İşsizliğin Türkiye'de de İran'da da yaygın bir sorun olduğunu biliyoruz. Bu olayda uluslararası dayanışma nasıl somutlanacaktır ?
Üstelik biz bu soyutlamayı yaparken bir çok değişkeni de dışarıda bırakarak, sadece istihdam değişkenini esas alarak bir soru ortaya attık. Her iki ülkedeki işsizlik oranı, hattın maliyeti, politik kaygılar, güvenlik kaygıları vb. gibi bir çok değişken de ele alındığında, soru daha da karmaşıklaşıyor.
( Öte yandan ABD emperyalizmi de, Shell, BP Amaco vb. şirketlerin, ekonomik olmadığı gerekçesi ile Baku-Tiflis-Ceyhan hattına soğuk bakmalarına karşın, bu hattı destekliyor. Bu yukarıda ifade ettiğimiz, "sermaye devletinin doğrudan sermayenin politikalarını uygulamakta olduğu" tezine yönelik eleştirimiz için de iyi bir örnek. ABD, nasıl oluyor da şirketlerin çıkarlarına aykırı bir hattı destekleyebiliyor ? )
Bir an için İran'ın da Türkiye'nin de, sosyalist birer yönetime sahip olduklarını düşünelim. Bu durumda hattın nereden geçeceği konusundaki enternasyonalist tavır ne olabilirdi ?

 


Ne yapmalı ?
Bütün bu soruların ve solda yaygın olarak ifade edilen görüşlere karşı ortaya konan eleştirilerin esas yönelmesi gereken yer, hiç olmazsa teorik düzeyde "dış politika konularında ne yapmalı" sorusuna yanıt vermek olmalı.
Her şeyden önce "bütünlüklü siyaset" denilen şeyin, dış politika konularını da kapsaması gerektiği ifade edilmelidir. Kamu çalışanlarının maaşının düzeyi yada okullardaki kayıt parası rezaleti ile, Baku-Tiflis-Ceyhan boru hatlarının inşası ve güvenliği arasında önemli bir bağ vardır. Bu bağı kurmadan, sadece maaşın düzeylerinin düşüklüğü yada kayıt parasına itiraz etmek iddiası ile siyaset yapmak tabii ki mümkündür ama bunun doğru bir siyaset olacağını sanmak yanlıştır. ( Bir siyasi partiye düşen görev, zaten asıl olarak bu ve benzer bütünlüğü kurmak ve bütün bu ilişkiler sonucunda eğitimi parasız hale getirebilmek yada kamu çalışanlarına insanca yaşatabilecek bir ücretin verilmesini sağlamaktır. Eğitimin parasız olması konusunda zaten öğrenciler eğitimciler dernekleri sendikaları vb aracılığı ile mücadele veriyorlar. Buna yönelik bir mücadele için neden bir de parti kurulsun ki ? )
Yukarıda da değinildiği gibi "bağımsız siyaset" konusu da doğru bir temelde ele alınmalıdır. "Başkalarına karşı olmak" ile "halktan yana olmak" aynı şey demek değildir. Bağımsız politik tutum, halktan yana olmaktır. Kuşkusuz bu "başkalarının" politik tutumlarının değerlendirilmemesi ve yeri geldiğinde karşı çıkılmaması gerektiği anlamına gelmez. Karşı çıkmanın mantığı yukarıda ifade edilen ölçütlerdir yoksa kusur bulmak ve o kusurların ifadesi üzerinden karşıtları karalayarak buradan taraftar toplamak değil.
Bütün bunları bir araya getirip, ortak bir havuzda emekçi sınıfların kısa orta ve uzun vadeli hedeflerine bağlı, eşitlik, özgürlük ve katılımcılık yönünde bütünlüklü, bağımsız ve halka mal olmuş bir politik program haline dönüştürmeden ortaya konacak bir siyasetin, devrimci bir siyaset olamayacağı bence çok açık.
Türkiye her şeyden önce kendi halkının ve bütün insanlığın mutluluğunu, özgürlüğünü ve eşitliğini esas alan barışçıl bir dış politika yürütmelidir. Bunu yaparken komşu ülkelerden başlayarak bütün dünya ulusları ile karşılıklı güven ve samimiyete dayanan bir ilişki içinde, uluslararası barışın, güvenliğin, refahın sağlanmasına çalışılmalı, dünyadaki yoksulluğun ve açlığın kaldırılması, sömürünün sona erdirilmesi, dünya nimetlerinden insanlığın bütün kesimlerinin eşitçe yararlanması yönünde tutum almalıdır.
Bunu da ancak Türkiye'de sol bir iktidar önüne hedef olarak koyabilir. Tabii bütün bu konularda politika üretebilmiş bir sol.


Özden Sanberk'in Görüşleri

                                                               Doğan Arkadaş


Dayanışma          politik sohbet       Forum            Araştırma-İnc