|
Nazım Hikmet
Yaşam öyküsü şaşılacak denli yalın bir insandı Nazım. Yüzyıiımızın
başında Türkiye'de doğdu, altmışlı yılların başında
Moskova'da öldü. Altmış yıllık yaşamının
kırk yılını ozan ve yine bir o kadar yılını komunist olarak
yaşadı.
Onbeş yıl gibi bir süre Türkiye'nin çeşitli hapishanelerinde
yattı. İlk şiir kitabı Türkçe olarak Sovyetler Birliği'nde
basıldı(hapihaneciliğinden önceydi, hapisliği daha sonradır).
Elli yaşındayken-hapishaneden sonra-bir kayıkla
Karadeniz'e açılıp, Sovyetler Birliğine kaçtı. Ölümünden önceki
bir kaç yıl içinde dünyanın hemen yarısını dolaştı;barış şavaşımına katıldı.
Faşizmden nefret etti, komünizmin zaferine inandı. Türkiyesini
sevdi. Lenin'in Rusya'sını sevdi. Ölümü düşünmeye bile fırsat
bulamadan, ardında ölümsüz kitaplar bırakarak ansızın öldü.
Şiirlerini Türkçe yazdı. Türkçe
bilenler onun büyük bir ozan olduğunu söylerler. Türkçe
bilmeyenler ve şiirlerini çeviri dillerden okuyanlar yine büyük
bir ozan olduğunu söylerler.
Şiirleri onun yaşamöyküsünü, kendisini
tanıyan bizlerin anlatabileceğinden çok daha güzel anlatır. Düzyazılarıyla
oyunları da yaşamöyküsünü güzel anlatır, ama şiirlerinde bu
sonsuzcasına güzel ve başarılıdır. Çünkü o düzyazıcı
olarak yetenekli, oyun yazarı olarak parlak, ozan olaraksa yüceydi.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde onun
oyunlarını ve şiirlerini bir araya getiren güldesteler yayımlanıyor.
Sovyetler Birliği'nde de şu sıralar yapıtlarının altı cilt
olarak Rusça basım hazırlıkları sürüyor. Onun, yirminci yüzyılın
en seçkin, en yüce ozanlarından biri olarak, doğduğu ülkenin,
yaşamının son gününe dek sonsuzcasına sevdiği halkının
dilinde, özdilinde, tüm yapıtlarının yayınlanacağı günün
çok uzaklarda olmadığına ilişkin bir önsezi var içimde.
Şiirlerinin ve oyunlarının yer aldığı
yapıtlara yazılan önsözlerde ve sonsözlerde, yaşamöyküsü ve
sanatçılığı tüm ayrıntılarıyla ele alındı. Aynı
konularda tezler, kitaplar yazıldı; kuşkusuz yazılacaktı
bunlar; daha da yazılacak; bunun böyleliği değil, tersi şaşırtıcı
olurdu.
Nazım Hikmet'in sanatı üzerine bir yazı
da ben yazacak değilim. Benim aklımdan geçen, onun nasıl bir
insan olduğunu anımsamak ve onun şiirlerini niçin sevdiğimi açıklamak.
Uzun boylu, güzel, güçlü bir insandı. Yüzü
şahinsi, saçları kızıl, gözleri maviydi. Adım atışları
hafif, yürüyüşü serbestti. El sıkışması, çabuk çevikti.
Konuşurken herhangi bir giriş yapmadan konuya doğrudan girerdi. (şiirlerinde
de böyledir bu.) Gülerken öfkelenebilir, öfkeliyken gülebilirdi(bu
da şiirlerinde böyledir). Birilerine gittiği zaman kendini
evindeymiş gibi duymayı severdi; kendisine birileri geldiğinde
onların da resmiyete boş verip kendilerini evlerindeymiş gibi
duymalarından hoşlanırdı. Mutfağa geçip dostlarına kendi
eliyle yemek hazırlamayı sever, kendisine de öyle yapılmasını
isterdi.
Ekmek kokusunu, et kokusunu ve şarap
kokusunu severdi.
Bütün bunları kendisi için hem çok önemlilermiş,
hem de hiç önemli değillermiş gibi, kolayca severdi. Birinin
evinde eğer başlıca koku haline gelmişlerse, bolluk ve gönenç
kokusuna katlanamazdı. Ama en dayanamadığı koku ulusalcılık
kokusuydu. Birinin sözlerinde, bu kötü kokunun en hafif
belirtisini duysa, burnunun kanatları titremeye başlar, gülümsemesini
kesmeden kavgaya atılırdı. Onun yanında Türkler, Ermeniler,
Fransızlar, Ruslar, Yahudiler...hiçbir halk için kötü bir şey
söylenemezdi.
Türktü ve halkını sınırsız bir sevgiyle severdi, ama yanında
hiçbir halk için kötü bir söz söylenmesine izin vermezdi.
İnançlı bir komünistti, ama komünizmin, eninde sonunda tüm
insanlığın geleceği olduğuna derin inançla, başka düşüncede
olanlarla tartışırken kurumlanmaz, büyüklük taslamazdı.
İnsanlığın emekçi ellerinin sürdüğü bütün toprakları,
insanlığın emekçi ellerinin kurduğu bütün kentleri, dünyanın
bütün dillerindeki bütün çocukları severdi.
Sevdiği bir başka şey, değişik dillerde
okunan şiirleri dinlemekti; dikkatli gözleri yarı kapalı, yüzü
avucuyla hafif örtük olurdu; anlamadığı bu yabancı sözleri
anlama arzusu ve anlamadığı bu yabancı sözlerin güzel olmaları
dileği okunurdu yüzünden.
Coşkulu bir tartışmacıydı. Görüşlerine
katılmadığı herkesle her zaman tartışmaya hazırdı. Çünkü
hiç kimseye hiç bir zaman yüksekten bakmaz, şu ya da bu insanın
kendisiyle, Nazım Hikmet'le tartışmaya değmez bir insan
olabileceğini düşünmezdi. Onun için herkes kendisi gibi bir
insandı. Herkesi sevmeye ve herkese öfkelenmeye hazırdı.
Yüzünde hiçbir zaman sıkıntılı bir
anlam görmedim. Bütün insanları kendince ilginç bulurdu. Dahası,
bir kimse eğer sıkıcı bir şeyler söylüyorsa, adamın yüzüne
ilgiyle bakar ve:
--Şuna bakın, -derdi,-nasıl da sıkıcı
şeyler söylüyor.!
Adamın niçin böyle sıkıcı konuştuğu
ilgisini çeker, nerden gelmiş olabilir adamcağıza bu yetenek
diye meraklanırdı.
"Baksana kardeş" en sık kullandığı
seslenme sözüydü. Onun ağır bir Türk aksanıyla konuştuğu
Rusçasında bu söz kulağa inanılmayacak denli hoş gelirdi.
Sovyetler Birliği'ne ilk gelişinden bu yana, demek kırk yıldır,
tanıdığı birine, evine ilk kez gelen, ilk kez görüp tanıdığı
bir filoloji öğrencisine ve yol sormak için otomobilinin
penceresinden başını uzatıp seslendiği bir milise hep
"Baksana kardeş" derdi.
Herkes onun için ve tabii onun da herkes için
elinden geleni seve seve yapacağına inancı dile getiren şaşılası,
büyüleyici bir seslenişti bu.
Bana gelince onun ağzından bu sözü ilk
kez, onbeş yıl önce Türkiye'den kaçıp da uçaktan inerek
Moskova topraklarına ayak başışından on beş dakika sonra
duydum. Nazım'ı taşıyan uçak alanda manevra yaparken kenarda onu
karşılamaya gelen bizler, nasıl biriyle karşılaşacağımızı
düşünüyorduk. Onbeş yıl hapis yatmış, sonra bir kaç ay
evinde göz hapsinde tutulmuş, sonra müthiş bir kararla denizden
kaçmış bir kişiydi bu ve az sonra uçağın küçük kapısından
çıkarak merdivenlerden inecek, Moskova topraklarına ayak basacaktı.
Az sonra uçağın merdivenlerinde uzun boylu, kızıl saçlı güzel
bir adam göründü. Adımları serbest ama sağlamdı. başını
hafifçe geriye doğru atmıştı. Mavi gözleri merak ve ilgiyle
doluydu. Onun buraya niçin geldiğini anlamamız için beş dakika
yetti de arttı bile: o, buraya dinlenmeye, ödül almaya,bir sayrılığından
sağalmaya değil; yaşamaya, yaşatmaya, çalışmaya, tartışmaya,
savaşmaya gelmişti. Bir tek parmak uçları, ellerine tutuşturulan
bir kucak dolusu çiçeği tutarken yorgunluktan ve heyecandan hafifçe
titriyordu.
Ülkemize gelişinden yalnızca on dakika
sonra, otomobilde onun ilk " Baksana kardeş"ini duydum:
--Baksana kardeş, şimdi "Moskova
Oteli"ne gidiyoruz değil mi? "union" diye eski bir
sinema vardı, onun oradan geçeriz herhalde? Çok görmek istiyorum
"Union"u Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde
okurken onun orada bizim öğrenci yurdu vardı.
İlk "baksana kardeş" sevecendi,
soru anlamındaydı. on dakika sonra gelen ikinci " Baksana
kardeş" se, bir hesaplaşma için kollarını sıvıyormuşçasına
kızgınlıkla yüklüydü.
--Baksana kardeş, şiir şu senin konuştuğun gibi çevrilmez. Şiiri
tam ve doğru çevirmek gerekir. Çeviride bana yabancı bir takım
uyakların sağlanmış olması hiç önemli değil. Benim için önemli
olan, çeviriye düşüncenin aktarılabilmiş olmasıdır"
Arabamız yeni Moskova'dan geçiyordu. Nazım
hem gözlerini dört açmış çevresine bakınıyor, hem de rusça
çevirileri konusunda verip veriştiriyordu. Kızması, şiirlerinin
Rusça çevirilerinin kulağa hoş gelmemesinden kaynaklanmıyordu.
Hatta tam tersine, sözünü ettiği şiirinin rusça tınlayışı
olağanüstüydü. Ama çok önemli bir anlam ayırtısı ve bundaki
değişme-ki şiirin yazılma nedeninin bu olduğunu söylüyordu-
bu, sözde başarılı görünen çeviride yitip gitmişti.
--Baksana kardeş, diyordu,-çok güzel Rusça dizeler elde ettiğini
söylüyorsan eğer, sana inanırım ve başarın için sevinirim.
Ama gözünü seveyim, basit ama sözü sözüne, ne dediğimi, ne
demek istediğimi herkesin anlayacağı bir biçimde çevirin beni.
"
Kaç yıldır görmediği Moskova'nın
caddelerindeydi gözlerini dört açmış çevresine içer gibi bakınıyor,
bir yandan da şiir çevirisi konusunda verip veriştiriyordu. Artık
kendini konuk gibi duymuyordu. Burada, Moskova'da yaşamış biriydi
artık, yaşamış, çalışmış, tartışmış biri...Kendini
buranın öz oğlu gibi görüyordu; öyleydi de.
Bu anlattığımdan on iki yıl sonra bir
sabah yatağından kalktı, yemek odasından geçip, sabah
gazetelerini almak için kapıdaki posta kutusuna uzandı ve öldü.
Yere düşmüş buldular kendisini. Ancak ölümü düşmeden önce
olmuştu. Daha sonra doktorlar söylediler.
Eşsiz olağanüstü bir insan öldü. Geriye
yalnız şiirleri kaldı: kendi gibi eşsiz ve olağanüstü şiirler.
Kimi zindanda yazılmış, kimi özgürlükte. Geriye binlerce
dizelik, -kimi hala bulunamamış- eşsiz destanlar kaldı; ve
geriye tüm göğsünü şişirerek derin bir soluk almaya benzer küçük
şiirler kaldı. "Taranta Babu'ya Mektuplar" kaldı: Habeşistan'daki
ilk faşist savaşın kanlı lekelerini uzak bir yangının kızıl
ışıltıları gibi sızdıran benzersiz aşk destanı. Eşsiz
"Zoya" kaldı: Alman faşistleri tarafından Moskova yakınlarında,
karlar arasında asılan bir rus kızının Türkiye'de zindanda yazılmış
destanı. En benzersiz en olağanüstü şiirlerinden biri, özyaşamöyküsü
kaldı: ölümünden az önce yazdığı, yılların acımasız
matematiğini ve olabildiğince uzun yaşamaya duyulan öfkeli özlemi
yansıtan şiiri. Koca bir şiir dünyası kaldı: durmadan başka
dillere çevrilen ve dünyanın tüm dillerine çevrilecek olan şiirlerinin
dünyası. Nazım'ın hayatından neler ve kimler geçtiyse hepsi bu
şiirlerde yer aldı: sevdiği kadınlar, kendisini sağaltan
doktorlar, yattığı hapishanelerde kendisini bekleyen gardiyanlar.
Dostları, kendilerine sonuna kadar inandığı ve kendisine sonuna
kadar inanmış; ve dostları: tarihin herhangi bir dönemecinde ona
dost kalmayı sürdürememiş. Düşmanları: nefret ettiği, küçük
gördüğü; ve ciğeri beş para etmezler: alçaklıklarına, bayağılıklarına
gülüp geçtiği; ve kahramanlar: önlerinde saygıyla eğildiği;
ve hapishane arkadaşları: tütününü, ekmeğini bölüştüğü.
Onun şiirlerinden yirminci yüzyılın en fırtınalı
kırk yılı geçti. Kimileyin ucundan kıyısından, kimileyin önüne
ardına bakmadan geçti. Kimileyin bir metal gibi insanı delerek,
kimileyin menderesler yaparak, kıvrım kıvrım ve patlayarak ve sıkışarak,
yoğunlaşarak kimileyin. Yüz yıl insanda, insan yüzyılda yansılandı.
Ve geriye güçlü olan, neşeli, şen, iyi, iyiye açık olan,
insan olan, alçaklığa başkaldıran kaldı.
Bu şiirlerde tıpkı yaşam gibi her şey
birbirine örülmüş, her şey birbirinin içine girmiştir. Ve
okuduğumuz her şiir üzerinde durup düşünürken şu soruya yanıt
verebilmek oldukça güçtür: bu şiir neye dair? aşka mı?, Evet.
Devrime mi? Evet, İnsanoğlunun çektiği acılara ve bunun hüznüne
mi? Evet. yanan bir ateşe bakmanın güzelliğine mi? Evet buna da.
Bu şiirlerde, insanoğlunun iç yaşamı denilen muazzam karmaşa içinde
her şey birbirine geçmiş, her şey birbirine örülmüş ve hiç
korkmadan olanca açıklığıyla kağıt üzerine geçirilmiş, yayımlanmış
ve herkesin yorumuna sunulmuştur.
"Bilinç akımı" kavramını kimi
kez anlamını iyice daraltarak kullanırız: özellikle bilincin
yalnızca hafiften bir belirtisinin olduğu, akımın, selin ise
durgun bir suya dönüşmüş olmasına karşın sözde kımıldıyormuş
gibi olduğu durumlardır bunlar. "Bilinç akımı" kavramının
gerçeği değil, immitasyonudur burada sözkonusu olan. Ne var ki,
insanın bilinci, binbir güçlükle dolu ama yine de görkemli yüzyılımızda
tehlikeli bir bolluk gösteren en canlı, en karşı koyucu, en
trajik, en yiğit öğeleri içine alıyorsa ve bu bilincin seli, çağın
en sert, en sivri taşlarıyla kesilen bir göğüsten boşalan kanın
oluşturduğu gerçek bir selse, o zaman bu bilinç seli doğal bir
şey olarak, birbirinin içinde yer alan ve birbirinden ayrılmayan
bir itiraf ve bir vaaz olarak algılanabilir.
İşte tam böyle algılıyorum ben de Nazım'ın
şiirini. İnsanın yaşadığı, insanın soluduğu herşey var bu
şiirde. Bir damladan oluşur, ama bir seldir bu şiir; ve bu sel, bütün
dönemeçlerinde, bütün çevrintilerinde nereye doğru çağlayıp
gittiğini çok iyi bilir.
Nazım'ın şiirindeki itiraf ve vaazlar
ruhsal yapısı karmaşık, başkaldıran, yanılan, seven, nefret
eden ama bir arada nereye ve niçin gittiğini bilen bir insanın
itiraf ve vaazlarıdır.
Ve bütün bu şiirleri yazan insanın gözleri
mavi, saçları kızıl, yürüyüşü hafif, seker gibi gibiydi. Ve
bu insan ölümünden bir gün önce ateşli bir biçimde yirmi yıl
sonraki yaşamın nasıl olacağını tartışıyordu ve elini sabah
gazetelerine uzatırken öldü.
1964-
Rusça'dan çeviren Mazlum Beyhan Söylem Yayınları Mayıs
1986-Ankara
OTOBİYOGRAFİ
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çetlek bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söylemedim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan falan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir
(11.9.'61 - Doğu Berlin)
Otobiyografi şiiri http://nazimhikmet.fisek.com.tr/siir/siirler.html'dan alınmıştır.
|