|
||
|
ÖZELLEŞTİRME
Sol kesimde özelleştirmeye karşı çıkmayan yok gibi. Hatta bunu
solculukla özdeşleştirmeye kadar götürenler bile var. Avrupa için
neyse de, hele söz konusu ülke Türkiye ise, biraz daha ihtiyatlı konuşmakta
fayda var. Bu yazıda, genel sol ortamımızda geçerli ifade tarzına
epeyce ters gelebilecek bazı tespitler ve teklifler ortaya konmaya çalışılacaktır.
Gerçi yazıda ortaya konulan fikirlerin büyük bölümü pek 'yeni' değildir.
Zaten ne demiş şair: "Yeni sözler arama boşuna / Derdim yeni olsa
anlarım." Sadece son gelişmelerin yarattığı etkilerle bazı
kavramların örneklerle daha da somutlaştırıl-masından söz
edilebilir. Bu kapsamda özelleştirme konusu devletçiliğimizle, devletçiliğimiz
ise ayrılmaz bir biçimde ikiz kardeşi olan devletçi sendikacılığımızla
birlikte ele alınacaktır. 1.Türkiye'de devletçilikle Batıda devletçilik farklıdır : Özelleştirmeden söz edebilmek için öncelikle ortada bir devlet veya
kamu malı olması şarttır. Öyleyse özelleştirme konusuna girmeden önce
devletçiliğin Batıdaki ve Türkiye'deki kökenlerine inmekte fayda görüyoruz.
1917'den sonra Sovyetler Birliği'nde ve 1945'ten sonra Doğu Avrupa'da
kurulan sosyalist uygulamaları ayrıca ele almak üzere bir yana koyarsak
Batı kapitalist ekonomilerinde devletçi uygulamalar genellikle İkinci Dünya
Savaşı sırasında veya sonrasında başlamıştır. Amacı savaş sırasında
mevcut sermaye ve işgücünü kapitalist üretim anarşisinin rasgele
israfına terk etmeden plânlı bir şekilde düşmana karşı seferber
etmek ve savaş sonrasında yıkılan, yerle bir edilen ülke
ekonomilerini bir an önce yeniden imar etmeye yöneliktir. Demek ki Batıdaki
devletçi uygulamaların tarihi, sosyalist ekonomileri de hesaba katarsak
en fazla yetmiş-seksen yıldır. Ama bizde durum epeyce farklıdır. Bazı
tarihçilerin Hitit'lerden, bazılarının Bizans'tan başlattıkları
kadim devletçilik geleneği en insaflı hesapla Fatih kanunnamesinden
beri en az 500 yıldır bu topraklar üzerinde hüküm sürmüştür ve
hayaleti ta iliklerimize kadar işlemiş olarak hâlâ yaşıyor. İster
istemez insanın aklına geliyor: CHP kökenli solcularımızın öve öve
bitiremediği 1930 model devletçilik de bu hayaletin yeniden ete kemiğe
bürünmüş olarak karşımıza dikilmiş bir şekli olmasın sakın? Batıda işveren sınıfı diğer halk kesimlerini de arkasına alarak
gelişimin önünde ayak bağı haline gelen derebeyi devletini yıktı ve
kendi devletini kurdu. Sınıf olarak çıkarlarını hem gerici derebeyliğe
ve hem de yeni yeni sınıflar savaşına soyunmaya başlayan ilerici işçi
sınıfına karşı savunmak üzere hem anayasal kurallarını koydu ve
hem de bu düzeni zorla ayakta tutacak silahlı ordu gücünü örgütledi.
Bu kuralları çiğnemeye kalkanlara kendi sınıfı içinden dahi olsalar
müsaade etmedi ve mülksüz sınıfları 'eşitlik' içinde sömürmenin
'özgürlük' ve 'adaletini sağlamanın yollarını aradı. Bizde ise devlet kalubeladan beri vardır ve dokunulmazdır. Bu yüzdendir
ki isabetle kullanılan sıfatlarından biri: 'devlet-i ebed müddet'tir.
'400 aslandan' günümüze yadigâr 'sün ufu devlet' (yani: ilmiye,
seyfiye, mülkiye ve kalemiyye) 'devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğünü' ayakta tutabilmek için ortalıkta kuş uçurtmaz. 'Raiyyet'in
(güdülenlerin) bu konuları tartışmaları dahi en büyük günah sayılır.
'Müteşebbislerimiz'e gelince bu sıfata ancak tırnak içinde sahip
olabilecek yaradılıştadırlar. Onlar için devlet: iltizam, istikraz ve
en son ihale dümenleriyle tırtıklanacak bir 'Miri mal denizi'nden başka
bir şey değildir. Bu uğurda devletlûların her dediğine önlerini
iliklemişlerdir. 'Tecimendirler, yüzyıllar boyunca karılarına hükümdarların
sataşmasını ağırca bir vergi olarak kabullenmişlerdir.' (C. Süreya)
Bilirsiniz, daha bir kaç yıl önce, sonradan görme zengin ve ağzı
bozuk bir Devlet Bakanı'nın kendilerine neredeyse ana avrat sövmesini
dahi zarif bir sessizlikle geçiştirmişlerdir. Gel de dere-beyinin
kanunsuz olarak el koyduğu alt tarafı iki at için (hayır! prensipleri
için) Almanya'yı yangın yerine çeviren Michael Kohlhaas'ı arama!
Bizimkiler ise sopayı görünce aporta kalkmayı (veya alafranga dansa!)
en pişkin Kayseri'lilik olarak takdim etmekten hiç utanıp sıkılmıyorlar.
"Örnek alalım: bir İngiliz işvereni ile lordu, anayurdunda:
Devletin kanunu, hatta örf dışında kılını kıpırdattırmaz; dünyada:
Hemen yarı yeryüzünü sömürge ve yarı-sömürge gibi kullanır. Bir
de bizim ağalarımızla bezirganlarımıza bakalım: hepsi Devlet koltuğunda
şakşakçı teb'a, rüşvetçi müteahhit kenedirler; 'yurtseverlik'i bu
yönde anlar ve savunurlar. Dünyaya gelince, onlar ecnebi mallarına ajan
ve yabancı nüfuzuna hayran olmaktan hiç tedirgin düşmezler. Bu, her
çiğ ve acı güçlüyü kendisi-ne 'Metbu' (Süzeren: üst ağa) saymaya
hazır insanlara Ortaçağda 'Vasal' (Kul Taife-si) denir. Demek, bizim yönetici
sınıflarımız henüz vatandaş, modern yurttaş bile olmamışlardır."
Tevekkeli değil, anayasalarımızı da, babayasalarımızı da hala
askeri erkan hazırlıyor. Berikiler de, hafif bitleri kanlanınca, bu
durumdan şikayet etmeyi ve bunu da en hızlı 'sivil demokratlık' olarak
pazarlamayı marifet biliyorlar. Böyle bir ülkedeki devletçilikle Batıdaki devletçiliği birbirine
benzetmek herhalde Ortaçağla Modern çağı birbirine karıştırmaktan
farksızdır. "Batıda sosyalist devletçilik, işverenin hesaplılığına
dayanır; bizde 'Devletçi Sosyalizm' -bilerek, bilmeyerek- Ortaçağın
tartısız, darasız keyfiliğini okşar."
Hal böyle olunca elbette ki özelleştirmenin taşıdığı anlamlar da
farklı olmak durumundadır. Batıda savaş rüzgarları geride kalınca
ve hele 'ezeli ve ebedi düşman' sosyalist blok da elden ayaktan düşüp
korkulacak bir tehdit unsuru olmaktan çıkınca, daha önce 40'lı yıllarda
devletçilikten umulan fonksiyonlar artık gereksiz hale gelmiştir. Öte
yandan gitgide katlanarak büyüyen ve aynı markada bazen dört-beş ismi
barındıran acayipliklerle 'globalleşen' sermaye kendine yeni yatırım
alanları ve yutulacak yeni sanayi kolları aramaktadır. Bütün bu çeşitli
etmenlerin bileşimi 80'li yıllar-da Batıda özelleştirmenin güçlü
bir moda olarak 'Yeni Dünya Düzeni'nin bayrağında kendine çok önemli
bir yer sağladığını gösteriyor. Bu aynı zamanda çözülen
sosyalist ülkelerdeki kamu mülkiyetinin yağmalanması ve bu ülkelerin
en başta ekonomik olarak işgali anlamını taşıyor. Kısacası Batıdaki
özelleştirme, nispeten kısa süren bir devletçilik uygulamasının ardından
sosyalist bloğun da çöktüğünü görüp 'köpeksiz köyde değneksiz
dolaşan' azgın emperyalizmin eski büyük korkuyu hatırlatan her tür-den
kamusal adacıkları ortadan kaldırma girişimidir. Türkiye'de ise özelleştirme konusu bambaşka bir tarihe ve anlama
sahip. 'Badem gözlü' Özal, ölmeden önce hep 'Batılılara özelleştirmeyi
ben öğrettim!' diye şişinir dururdu. Oysa böbürlenmesine hiç gerek
yoktu, çünkü henüz hafızasını yitirmemişlerin çok iyi bildikleri
gibi bu 'yalancı pehlivanlığımızın' tarihi çok daha gerilere
gidi-yor. Tarihin ne garip tesadüfüdür ki Batılı kapitalist ülkeler
çare olarak devletçiliğe sarılırken, 40'lı yılların sonlarında
Demokrat Parti'nin Menderes'i çoktan: 'iktidara geldiği takdirde bütün
devlet işletmelerini özelleştireceği' palavrasına başlamıştı
bile! Sonra ne mi oldu? "Demokrat Parti rahmetlik, bir tek sözünde
durmuş olmak için Devlet işletmelerini satılığa çıkardığı
zaman, bir tek ciddi özel sermayeci müşteri çıkmadı. Ancak, bedavaya
verilir ve üstelik diş kirası para da ödenirse, Devletçiliğimizi
utandırmamak için devlet işletmelerini almaya katlanan bir özel
sermayeci: ilk iş olarak bu işletmelerdeki personelin beşte üç veya dört
kişisini kapı dışarı edeceğini şart koştu." Garibim Menderes
ne yapsın? O da tuttu, mevcutlarının üzerine ondan fazla nurtopu gibi
KİT, İDT v.s. daha ilave etti!.. Hele 'Hür Teşebbüsçü' ve 'Morrisoncu'
Demirel'in hiç hakkını yemeyelim. Allaha şükür, o asla özelleştirme
lafı filan etmedi. Tam tersine 'Gomonislerin' yerine Moskova'ya kendisi
gitti ve koltuğunun altında koca koca çelik, alüminyum fabrikaları ve
petrol rafinerileri ile döndü. Bunları devletçiliğimizin bitmez tükenmez
hazineleri arasına kattı. Peki, öldükten sonra medyamızın gülü
haline gelen Özal ne yaptı? 83'ten 91'e kadar tam 8 koca yılda, hem de
partisi Mecliste tam çoğunluk sağlamışken 'kopardığı gürültü ürküttüğü
kurbağaya değdi mi?' Sadece birkaç tane çimento fabrikasının satılması
o eşi menendi bulunmaz yiğidin şanını kurtarmaya yetti mi dersiniz? İşte böyle olur (veya olmaz!) bizde özelleştirme dediğin! Bunu
herkes bilir, veya en azından sezer de, bir tek bu şark işi devletçiliği
'bulunmaz Hint kumaşı' zanneden bazı solcularımız bir türlü fark
edemez. Onlar sanır ki bütün bu özelleştirme girişimleri Mümtaz
Hoca'nın muhteşem hukuk mücadelesi sayesinde sonuçsuz kalıyor. Vah
" Ol mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler" vah!.. Oysa
en sonunda Mümtaz Hoca kendisi bile az buçuk uyanır gibi oldu: Bir yazısında,
sözde özelleştirmeyi hızlandırmak için kurulan Özelleştirme İdaresi
Başkanlığı'nın, kendisine bağlanan kuruluşlarla gitgide şişerek,
değil Türkiye'nin belki de dünyanın en büyük holdinglerinden biri
haline geldiğini, Ankara'nın dolar hesabıyla kiralanan sırça köşklerinde
yan gelen şık giyimli prens ve prenseslerin ise, belki de bu rüya hiç
bitmesin diyedir, aslında özelleştirme için kıllarını bile kıpırdatmadığını
biraz hayretle ortaya koydu. Ne büyük keşif yarabbim! Şu ilginç
tespitten otuz beş yıl sonra gelse de bravo: "Ama, vergisi ve
karakoluyla bizim bitmez tükenmez, ucu bucağı görünmez kırtasiyeciliğimizi
etinde, kemiğinde duymuş halkımız önünde, bizim salak ve solak hafızlarımız
'devletçiliğimiz'e 'Şamın şekeri' dedikleri gün, yüzleri kızarmasa
bile, 'Arabın yüzü' gibi istenmeyecektir. Tersine, hani şu 'devletçiliğimiz'in
sıcak serlerinde tıkız harçlıklarla sulanıp sunice büyütülmüş 'şeriatçı-ırkçı'larımız
yok mu? Onlar, 'suret-i haktan' görünüp, sığındıkları 'devletçiliğimiz'e
sözüm ona çatarak, toplumumuzu Hülagü Hanın okla yay çağına döndüreceklerini
vait ettikleri zaman milletçe alkışlanacaklar da, beriki sosyal-devletçiler,
taratorlu ağızlarıyla sırf 'devletçiliğimizin cennet köşkleri'ni
tapşırmaya kalkar kalkmaz, -yanıbaşlarında jandarma süngüsü
yokken- yuhalanacaklarını enkonsiyanlarıyle sezmektedirler." İşte böyle, devletçiliğimizin yeteri kadar güçlü derin kökleri
ve gereğinden fazla ateşli savunucuları her zaman olmuştur ve bundan
sonra da olacaktır. İlaveten solcularımızın da bu koroya dahil
olmalarına ve hele özelleştirmeye karşı çıkalım diye kendilerinden
geçip bu kadar celallenmelerine hiç gerek bulunmamaktadır. 1983 seçimlerinden
önce bir televizyon programında Turgut Özal boğaz köprüsünü,
barajları satacağını söyleyince o zamanların 'görevlendirilmiş
solcu'su Necdet Calp: "Sattırmam da sattır-mam!" diye masaları
yumruklamıştı. Zaman geçti, T. Özal başbakan oldu ve satmak ne
kelime, yaptığı tek şey: hepimizle dalga geçercesine üzerinde Boğaz
Köprüsü resmi veya Keban Barajı resmi bulunan birtakım 'tasarruf
bonolarıyla piyasadan para toplamak oldu! Necdet Calp'in belki kusuruna
bakılmaz ama hâlâ Türkiye'de solculuğu bu kadar komik duruma düşürmeye
ve solcuları da bu derece ahmak yaratıklarmış gibi göstermeye
kimsenin hakkı yoktur ve olmamalıdır. Görmeye ömrümüz vefa eder mi
bilemem ama, velev ki sağcı iktidarlar bu Yağma Hasan'ın böreğini
elden çıkarma-ya gerçekten niyetlenmiş olsunlar, solcuların bu
durumda atacakları tek ve doğru slogan: "Sıkıyorsa, sat da görelim!"
olmalıdır. (Hatta gerekirse işaretiyle birlikte!) 3.Türkiye'de devletçiliğin bugünkü durumu: Toy çağlarımda, örnek olsun bir Güneri Cıvaoğlu ile bir Ahmet
Kabaklı'nın nasıl olup da aynı gazetede yazabildiklerine bir türlü
akıl erdiremezdim. O yıllarda Türkiye sağ'ının gözde gazetesi ve
Adalet Partisi iktidarının en heyecanlı savunucusu, sonra-dan vefa
borcu olarak Demirel'in kendisine yedirdiği öğretmen paraları ile çatlayan
Kemal Ilıcak'ın çıkardığı Tercüman gazetesi idi. Bu gazetede ne
ararsanız bulurdunuz: Bir bakardınız, finans beylerinin yakışıklı
playboyları ile mütegallibenin hacıyağı kokulu Kabak Hafız'ları aynı
ahırda sohbet halinde.. Bir bakardınız ırkçı-şeriatçı kır-ması
Ergun Göze ile 'demokrat' sülalenin Nazlı kızı memleketin ahvâlinden
dem vurmakta…Bu görüntüden hiç öyle rahatsız da olmazlardı. Arasıra
'zinde kuvvetlerin' bir destur! çekmesi ile utanır, bu sevdadan bir süre
vazgeçmiş görünürlerdi. Ama huylu huyundan vazgeçer mi? 'Tercüman-ı
hilâf-ı hakikat' iflas etmiş, ne gam! "Bâb-ı Âli'nin salon
salomanjesi" (Ç. Altan) Hürriyet ne güne duruyor? Bir zamanlar
'solun namusu kaldı mı? kalmadı mı?' gibi pespaye demagojilerle Tercüman'da
alkış topla-yan namlı anti-komünistler bir bakıyoruz eski solculuğu
kendinden menkul, hem kel hem fodul genel yayın yönetmenlerinin altında
solun değişmez namus-u mücessemi Mümtaz Hoca'larla barış içinde
birarada yaşıyor! Pardon, şimdi de Sabah'ın birinci sayfasına mı
terfi etti? Bütün sahiplerine hayırlı olsun! Bir de buna 'farklı
fikirlere tahammül' gibi pek masum bir etiket koymazlar mı? Teşekkürler,
bu ağır kokuya 'tahammül' edebilenler, buyursun! Türkiye'nin 'güzîde' basınında ilk bakışta göze çarpan bu
modern-antika kırması koalisyon her günki ekonomik, siyasi ve idari yapımızda
da kendini ortaya koyuyor ve hükmünü ancak 'devletçiliğimiz'
sayesinde rahatça sürdürebiliyor. Bu uğursuz ittifak en başta ülkeyi
coğrafi olarak paylaşmış görünüyor: Ekonomik açıdan büyük
metropoller ve siyasi açıdan merkez (Ankara) 'global' takılan finans
beylerinin denetiminde kalıyor. Ancak suyun başını tutmak o kadar da
kolay olmuyor: Artık iyice milletinden kopmuş ve soysuzlaşmış bu
oligarklar güruhu halk içinde destek bulabilmek ve saltanatlarını sürdürebilmek
için bayilikler, acentelikler, yetkili servis v.s. ayak işlerine koşturarak
yemlediği 'halis muhlis yerli cevherimiz' taşra hacıağalarını yağmaya
ortak etmek zorunda kalıyor. Bunlar da fukara halkı hem taksitlere boğarak
gıkını çıkartamaz hale getiriyorlar ve hem de 'demirkırasi' zamanı
finans oligarşisinin has partileri-ne oy davarı etmeyi beceriyorlar. Ama bedavaya değil tabii. Yaptıkları bu 'hayırlı' hizmetin karşılığında
hacıağalar; hele son zamanlarda, Türkiye'nin taşrasında ekonomik,
siyasi ve idari yönetimi iyice ele geçirmiş görünüyorlar. Mahalli yönetimler
(muhtarlıklar, belediyeler, özel idareler v.s.) zaten onların
elindedir. Ancak bu yetmemektedir. Merkezi yönetimin taşradaki organları
da (valilikler, kaymakamlıklar, taşradaki KİT yönetimleri ) artık o bölgedeki
hacıağaların oyuncakları haline gelmiştir. Merkezi yönetimin
Ankara'daki tepesinin gitgide daha fazla kirlenmesi ve soysuzlaşmasına
paralel olarak taşradaki bu süreç de hızlanmaktadır. Erzincan
Valisi'nin ikide bir feryat etmesi boşuna değildir: Gerçekten de, Tek
Parti devrinin bir döneminde uygulandığı gibi iktidardaki partinin il
başkanının vali, ilçe başkanının kaymakam olarak görevlendirilmesi
artık çok yerinde bir uygulama olacaktır! Çünkü yıllardır hukuken
olmasa da fiilen, iktidar partilerinin il ve ilçe başkanları Türkiye'nin
taşrasını yönetmektedirler. Ancak herhangi bir uygulamanın altına
imza atma mecburiyetleri olmadığı için hiçbir sorumlulukları da
bulunma-maktadır. Bu durumda Türkiye'nin taşrası merkezden de beter
bir biçimde alabildiğine sorumsuzca yönetilmektedir. Osmanlı devlet ricali tiksintiyle karışık: "Haşa min huzur tüccar!"
dermiş. Şimdiyse devlet memuru 'tüccar' karşısında rüzgara kapılmış
hazan yaprağı gibidir. O eski asaletinden veya vekarından eser kalmamıştır.
Beş paralık vergi iadesi için esnaftan fatura dilenmeye çıkanından
tutun da rüşvet için çalmadık kapı bırakmayanına kadar ve her
iktidar değişiminde kostüm değiştirir gibi parti değiştiren bir
yalaklar sürüsü külah kapma hevesiyle oradan oraya sürüklenmektedir.
Bu şekilde makam sahibi olan devlet memurları ise yukarıdan gönderilen
talimat ve genelgelerden ziyade hacıağaların içki masalarında dikte
ettirdikleri 'rica'lara daha fazla itibar etmektedirler. Böylece, beğenmediğimiz
mevcut kanunlar şöyle dursun tamamen kanunsuz bir yönetim tarzı ortaya
çıkmıştır. Artık yöneticiliğin mahareti 'kitabına uydurma
becerisi' ile ölçülmektedir. Uymasa da mühim değil, çünkü son yıllarda
artık sicil notu veya teftiş müzekkeresi sonucu görevden atılan veya
sürülen memur da pek görülmemektedir. Sözgelimi, densiz bir müfettişin
iş üstünde yakalayıp açığa aldığı bir memur, eğer eşraf-ayan-mütegallibe
nezdinde 'şehrimizin makbul bir şahsiyeti' sayılıyorsa müfettiş daha
arkasını bile dönmeye kalmadan 'akar ablar, döner dolablar' misali
yeniden göreve iade edilebilmektedir. Bu nedenle taşradaki memurlar
Ankara'daki amirlerinden ziyade kasabadaki velinimetlerine hürmet
etmekte, onların güvenine mazhar olabilmek için canla başla gayret göstermektedirler.
Böylece, yapılan ihalelerde aslan payı hacıağa siyasetçi ve adamlarına
paylaştırılmakta, devlet dairelerine eleman alınacağı zaman göstermelik
sınavlarla hacıağanın adamlarına öncelik tanınmakta, devlet
dairelerinde yapılacak en basit bir işlem için bile hacıağanın selamının
getirilmesi şart koşulmakta, devlet memurlarının her türlü özlük işleri
ise (tayin, terfi, nakil gibi) personel dairesin-den filan değil, hacıağanın
bürosundan yürütülmektedir vs.vs. Bütün bunların sonu-cunda, hacıağa
siyasetçi cebini doldurduğu gibi şanını da yürütmekte ve taşranın
tartışmasız tek hakimi haline gelmektedir. 4.Türkiye'de devlet işletmelerinin bugünkü işleyişi : Yukarıda çerçevesi çizilen ortamda nasıl olabilirse, devlet işletmeleri
bugün işte o durumdadır. Bir kere artık hiç kimse bu işletmelerin dünya
standartlarına göre verimli çalıştırıldığını söylemeye cesaret
edemiyor. Belki ikide bir yapılan zor kötek zamlarla fukara halkın canına
okumak pahasına 'karlı' oldukları iddia edilebilir ama 'verimli'
oldukları, asla! Bu durum arızi veya geçici bir durum değildir, bunun
yapısal birçok sebepleri bulunmaktadır : Eskiden de pek farklı değildi ama 12 Eylül'den sonra devlet işletmelerindeki
merkeziyetçilik daha da azdırıldı. Önceleri taşradaki fabrikalara
ait olan birçok yetkiler gitgide daha fazla merkeze, Genel Müdürlük
hatta Bakanlık düzeyine çekildi. Bu durumu eski TEK Genel Müdürü
Muhittin Babalıoğlu zamanında kurum çalışanları arasında çok yaygınlaşan
şu dalgacı ifade en veciz bir şekilde ortaya koymaktadır:
"Muhittin Bey Çatalağzı'nda başmühendis iken emrinde çalıştırmak
üzere mühendisleri işe alabiliyordu. Oysa şimdi genel müdür oldu,
vasıfsız bir işçiyi bile işe alamıyor!" Yetkilerin merkeze alınması çoğu zaman hızla alınması gereken
kararların çok gecikmesine ve bu yüzden büyük zararlara yol açmaktadır.
Öte yandan yine 12 Eylül'den sonra merkezdeki organizasyonun gitgide
daha fazla onarılamıyacak bir şekilde tahribi ve dejenerasyonu
merkeziyetçiliğin vehametini daha da ağırlaştırmıştır: Eskiden,
taşradaki işletmelerde uzun yıllar çalıştıktan sonra elemanlar
terfi ederek Ankara'daki yönetim görevlerine gelir ve işi bildikleri için
bu görevleri rahatça, hakkını vererek yürütebilirlerdi. En azından,
konuyla hiç ilgisiz Bakanlık bürokratlarının yüksekten uçmalarına
dur diyebilirler veya taşrada uygulanması imkansız bir takım
genelgelerin dağıtımını engelleyebilirlerdi. Ancak, özellikle Özal
döneminde icat edilen Prens'ler uygulaması ve daha sonra sık sık değişen
hükümetler döneminde yaygınlaşan 'paraşütle inme' yöntemi, devlet
işletmelerinin üst yönetimini taşradan tamamen kopardı. Artık merkez
kadrosunda yer alanların çoğu, değil dertlere çare bulmak, taşradan
aktarılan sorunları anlamaktan bile acizdir. Öte yandan, her yeni iktidarla birlikte, merkez organizasyonunda yer
alan 'ballı' kadrolar (genel müdürlük, genel müdür yardımcılığı,
daire başkanlıkları ve bazı kritik müdürlükler) yeni sahiplerini
bulurlar. Ancak devlet bu kadroların eski sahiplerini ne yapacağını
bilemez. Sınırlı sayıda ünvan bulunduğundan ve her ünvan için
talip olan yeterli miktarda 'yandaş' mevcut olduğundan, iktidar ancak
kendi adamlarına yer bulabilir. Bu kadroların eski sahipleri de tam
anlamıyla ortada kalır. Çünkü bunlar devlet memuru statüsünde
oldukları için ne işten atılabilir, ne de 'tenzil-i rütbe' ile
kendileri-ne başka bir görev verilebilir. En iyi çözüm kendilerine
'merkez valisi'ne benzer bir 'uzman' ünvanı verilerek kenarda uslu uslu
oturmalarını sağlamaktır. Aslında bunların çoğu kendilerine reva görülen
her türlü hakarete müstehak onursuzlardan teşekkül ettiği için
kovsan gitmezler ve bir gün devran dönüp sıranın yine kendilerine
gelmesini beklerler. Daracık odalarda bazen üç-beş kişi, yeterli sayıda
sandalye bile verilmediği için bazısı ayakta, vakit ve çile
doldururlar. Çoğu zaman da iş yapan insanların odalarına çöküp aslında
kendilerinin ne kadar kahraman olduklarından başlayarak mevcut yönetim
hakkında lüzumsuz hamam dedikodularına dalarlar ve çalışanları da işlerin-den
eylerler. Bir zamanların Ali kıran baş kesen Genel Müdür'leri şimdi
çaycılardan bile yüz bulamadan koridorlarda biribirlerine toslaşarak
dolaşır dururlar. Böylece birike birike merkez teşkilatlarında artık
'uzman'dan geçilemez olur. Merkezin bu durum-da olması da merkeziyetçiliğin
fecaatini bin kat daha artırmaktadır. b. Devlet işletmeleri aşırı derecede siyasidir : Devletçiliğimizin genel durumundan pek farklı olmamak üzere devlet işletmeleri
de aşırı şekilde günlük siyasi etkilere açıktır. Bu, elbette çalışanların
demokratik bir şekilde inandıkları siyasi görüşün propaganda ve teşkilatlanmasında
faaliyet gösterebil-dikleri anlamını taşımaz. Tam tersine, hangi
parti iktidarda ise o partinin görüşlerinin haricinde olanların
ezilmesi, geri plana atılması ve iktidar partisi yandaşlarının da
koltuklanması demektir. Bu durum özellikle yönetici konumunda bulunan
memur kesimi için geçerlidir. Ancak işçi kesimi içinde de etkisini gösterir.
İktidar partisinin bazı kıymetli mensuplarının fabrika içi
organizasyondaki konumları ile hiç de mütenasip olmayan bir önem
kazandıkları, fabrika yönetiminin de göz yummasıyla zaman zaman işi
astıkları, ustabaşını filan iplemedikleri, veya az zahmetli-bol
avantalı işlere kaydırıldıkları vs. diğer işçilerin gözünden kaçmaz.
Bu durum, işyeri içindeki adalet duygusunu zedelediği için hem genel iş
verimini düşürmekte ve hem de işçiler arasında mevcut kendiliğinden
dayanışma duygusuna zarar vermektedir. Tayin ve terfi işlemlerinde bilgi, tecrübe ve yetenekten ziyade siyasi
ilişkilerin daha fazla önem kazanması bir diğer açıdan da yönetim
mekanizmalarında korkunç ölçüde tahribata yol açmaktadır. Haksızlığa
uğrayanlar veya böyle olduğuna inananlar ya iş-ten ayrılmakta ya da işe
küsüp bir kenara çekilerek bir süre sonra gerçekten de işe yaramaz
bir hale gelmektedirler. Bu durum organizasyonun ihtiyaç duyduğu
yetenekli işgücünün hem sayı hem de kalite olarak düşmesine yol açmaktadır.
Ancak bundan da kötüsü gitgide ilişkiler daha da karmaşıklaşmakta
ve kimin haklı, kimin haksız olduğu bu toz duman ortamında ayırdedilemez
hale gelmektedir. Bir yanda her türlü ahlak dışı yöntemi mübah
sayarak işbaşına gelip halen öyle veya böyle işleri yürütenler, öte
yan-da ise haklı çıkmaktan başka hiçbir işe yaramayacak hale düşen
ve kapıyı çarpıp çıkacak kadar olsun kendine güveni kalmamış
iktidarsız mızmızlar sürüsü… "Ey mevsimler, ey şatolar!/ Söyleyin
defosuz ruh kimde var?" (A. Rimbaud). Bu kargaşalık en başta mevcut sistem içinde bazı iyileştirmeler
yapılabilmesi ihtimalini de tamamen ortadan kaldırmaktadır. Örnekse,
bazılarının öne sürdüğü 'özerklik' alternatifini ele alalım. En
başta sorulacak soru şudur: 'Yetki' kime verilecektir? Ne idüğü
belirsiz mevcut yöneticilere mi? Buna halk dilinde 'ciğerin kediye
teslim edilmesi' denir. Mevcut aşırı merkeziyetçiliğin bile en mantıklı
gerekçelerinden birisini bu siyasi karambol ortamı oluşturmaktadır,
çünkü: Merkez, kendi yöntemleriyle seçmediği ve hangi hacıağanın
torpiliyle işbaşına geldiğini gayet iyi bildiği taşradaki yöneticiye
yetki verilmesine bir türlü yanaşmamaktadır. Yetki verilirse 'babasını
bile satacağı' az çok tahmin edilen bu 'potansiyel' hırsızın elini
kolunu bağlamak ve hiç hareket edemez hale getirmek en dahiyane(!) çözüm
olarak uygulanmaktadır. Böylelikle, aslın-da hırsızların değil işletmelerin
eli kolu bağlanmış olmakta, işler kilitlendiği gibi basiretsiz ve
ahlaksız yönetimlerin başarısızlıklarına da mazeret yaratılmaktadır.
c.Devlet işletmelerine yatırım yapılmamaktadır : Özellikle son 10-15 yıldır 'tasarruf tedbirleri' kapsamında devlet işletmelerine
dişe dokunur hiçbir yatırım yapılmamaktadır. Yatırım derken tabii
sadece yeni fabrikalar kurulmasını kasdetmiyoruz. Aynı zamanda mevcut
fabrikaların faaliyetinin idame ettirilmesi için de sürekli bakım ve
yenilemeye ihtiyaç vardır. Ancak devlet işletmeleri son yıllarda öylesine
kaderine terkedilmiştir ki tabandaki çalışanlar: "Bu tasarruf
tedbirleri sayesinde yapılan israfın haddi hesabı yok!" demeye başlamışlardır.
Acaba, işletmeler ne kadar dökülürse yandaşlara o kadar ucuza kapatılabilir
hesabı mı yapılıyor, bilinmez. Ancak bu derbederliğin birazının kasıtla
olduğunu düşünsek bile büyük bölümünün beceriksizlikten ve
hantallıktan olduğu bellidir. Öte yandan, özelleştirme hızının
nispeten arttığı son bir yıl içinde bariz olarak görüldüğü gibi
: "Biz niye yapalım, satın alan yapsın!" mantığı ile en
acil rehabilitasyonlar dahi ertelenmektedir. Bu şekilde problemler "Ört
uyusun, besle büyüsün!" misali çözülmeden biriktirilerek bu-güne
gelinmiştir. Özellikle enerji sektöründe her yıl artan enerji
talebini karşılayacak ilave kapasite sorununun çözümü bile özelleştirmenin
gidişatına terkedilmiştir. Şöyle ki : Santralları satın alan firma,
örneğin Afşin-Elbistan ihalesinde düşünüldüğü gibi, mevcut dört
ünitenin yanına iki ünite daha ilave edecekti. Ama evdeki hesap çarşıya
uymadı ve satış bir türlü gerçekleşmeyince yeni üniteler de yapılamadı.
Bu durum zaten kılpayı idare eden enerji dengesini iyice bozdu ve milli
gururumuzu(!) ayaklar altına alma pahasına yeniden 'Bulgar gavuru'ndan
enerji dilenmeye başladık. Mevcut santrallar adam gibi çalıştırılabilse
belki de 2000 yılına kadar Türkiye'de enerji krizi sözkonusu bile değil.
Ancak Başbakan daha şimdiden yelkenleri suya indirdi bile: "Bu kış
zor geçecek!" Elbette, zor geçecek! Ama beylerimizi esas korkutan,
eğer özelleştirme bu yıl da olmazsa bu çapaçulluk içinde bir dahaki
kışın çok daha zor geçeceği ihtimalidir. d.Devlet kuşu sendikacılığımızın etkileri : Devletçiliğimizin bu kadar günahı var da onun ikiz kardeşi, olmazsa
olmaz simetriği, aynadaki aksi devletçi sendikacılığımızın hiç mi
suçu yok? Elbet öyle demek istemedik. Devletçiliğimiz deyince zaten bu
sistem içinde ikisi de aşağı yukarı aynı anlamı taşıyor: Aynı
ortaoyununda biri işveren rolü oynamış, diğeri işçi rolü, ne
farkeder, oyundan sonra birlikte hovardalığa çıktıktan sonra! Yabancı
değiller, bu köhnemiş sis-temin gönüllü payandaları olarak onlar da
devlet erkânı sayılırlar. 1946'dan beri işçi sendikacılığımızın başına gelenler çoğumuzun
malumudur. Kitaplardan okuduklarımız, eski kuşak sendikacılardan
dinlediklerimiz gelir hep bir noktada birleşir: Devletçiliğimiz
birilerine dur! demiştir, birilerine de 'yürü ya kulum!' İşte o
'devlet kulu' veya işçilerin başında 'devlet kuşu' sendikacılarımız
o gün bu gündür, lök gibi oturdukları devlet işletmelerimizde bir
eli yağda, bir eli balda icra-i sanat eylerler ki, kaldırabilene aşkolsun!
Zaman zaman iplerini uzun zannedip coşarlar, kükremeye bile kalkarlar.
Ancak, 12 Eylül'de olduğu gibi devletçiliğimiz: "Sendika aidatlarını
bordrodan kesmekten vazgeçerim, ha!" diye bir sopa salladı mı,
hepsi titreyip kendine döner ve kuyruğu kısıp otururlar. Toplu Sözleşme
zamanı adet yerini bulsun diye işçileri otobüslere doldurarak Kızılay
meydanına boşaltıp bağırtırlar. Medyada Başbakan'a posta koymak pek
hoşlarına gider. Ama kimsenin onları ciddiye almadığını da pek iyi
bilirler. Belki ciddiye alınmak ihtiyacından dolayıdır, artık nâdim
olmuş eski Dev-Genç'lilerden birkaçını danışman seçip maaşa bağlarlar.
Zaten parayı koyacak yer de bulamazlar. İkide bir sendikanın eğitim
faslından yurtdışına seyahatler düzenlerler, eğitimi ne kadar
ciddiye aldıklarını göstermek için! Ankara'da, İstanbul'da saray
yavrusu sendika merkezleri yükseltirler, öyle ki buralara alelâde işçiler
ayak basamazlar, yerleri kirletiriz korkusuyla.. Hani Ecevit ne demişti
bir zamanlar: "Eskişehir yönünden Ankara'ya girerken dehşet
içinde kalıyorum. Sağlı sollu devasa devlet binalarını gördükçe
aklım başımdan gidiyor. 'Devleti küçülteceğiz' diyenler yapıyorlar
bu koca koca binaları.." Hiç şüphesiz Ecevit'in gördüklerinin
önemli bir bölümü de devletçi sendika merkezleridir. Mücadele yöntemleri de pek ilginçtir. 'Üretimden gelen gücümüz'
'işçiye dayanma' vs. bunlar elbette ki sadece göstermelik gösterilerde
pankarta yazılacak şeylerdir, ciddiye almaya gelmez. Bunun yerine
bulursun birkaç tane iktidar partisi milletvekili, basarsın KİT Genel
Müdürü'nün odasını, evelallah 'söke söke alırsın' işçinin hakkını!
Aşağıdaki işçinin bunlardan haberi bile olmaz. Zaten devlette birinci
kural da bu değil midir: Söz, ne yapılıp edilip, ayağa düşürülmemelidir!
Aksi takdirde, Genel Müdür'ün Guatemala'daki yazlığı da gündeme
gelebilir, sendika başkanının oğlunun borsa maceraları da.. Yok
efendim, aşağılarda neler oluyormuş? O çıfıt çarşısı gibi ne
yana çeksen o yana esneyen maddelerle dolu Toplu Sözleşme'den dolayı
fabrika yönetimleri ile sendika işyeri temsilcileri hiç yoktan
birbirine mi giriyormuş? Yeter ki devletimiz baki kalsın hatırına
verilen tavizlerle işyerlerindeki çalışma düzeni iyice çığırından
mı çıkmış? Aynen devletçiliğimizin merkez bürokratları gibi
sendika patronları için de hiç önemli değildir böyle meseleler. Bir
dahaki Toplu Sözleşme görüşmeleri de çay-kahve sohbetleri ile
geçer, işletmelerde sürekli ayak bağı olan ve ne işçiye ne işverene
yarayan o pürüzlü maddeler yine eskisi gibi kalır. Sadece ücret
maddesi en son gün siyasi pazarlıklarla Başbakan'da çözülür ve olur
sana en alasından bir Toplu Sözleşme. Aşağıdan, işçi içinden gelen temsilciler, şube başkanları vs. eğer
çıkıntılık yaparlarsa onları da yassıltmanın yolları vardır:
Altlarına son model arabalar çekilir, bellerine sonsuz konuşma haklı
cep telefonları takılır, görevler, seyahatler, iş yemekleri, önemli
şahsiyetlerle samimiyetler… Yetmezse, en yakın seçimde müsait bir
partiden millet-vekili adaylığı! Bu topraklar ezelden beri çok
verimlidir: "Kadı Burhanettin'in arkadaşlarını / Mitridat'ın
dostlarını sevgililerini / Ağuya ve küçük tatlara alıştırmıştır/
Tütüne, defineye, hayın okşayışına" (C. Süreya). İşte
pislik böyle böyle yayılır aşağıya doğru.. İktidarda kalabilmek
için amele kuyrukçuluğunun, hem de sayıca baskın olan vasıfsız işçi
kuyrukçuluğunun daniskası yaşanır işletmelerde. Köylü kurnazlığı
işçi uyanıklığının üstünü örter zamanla. Zihniyet olarak sanayi
işçisi tavrına daha yatkın bulunan teknisyenler geri planda kalır ve
köylülük vıcık vıcık çamuruyla ortalığı istila eder. 'Döve
döve adam edilmesi gereken Oblomovlar' tam tersine tek tük elde kalmış
sanayi işçisini de döve döve köylüleştirirler. Devlet işletmelerinin
en acı yanı da budur. Fabrikalar verimli oldukları ölçüde daha çok mal ve hizmet, ama
bunlardan çok daha önemlisi, 'sanayi işçisi' üretirler. Fabrikada
çalışırken arkadaşlarıyla, evde eşiyle, çocuklarıyla ve çarşıda
dolaşırken halkıyla barışık, yaratıcı, alçakgönüllü, hesap
kitap bilen, aydınlık yüzlü bir insandır bu. İşte bu 'yeni
insan'larla kurulacak özlediğimiz Türkiye! Verimli bir mekanizma
içinde, aynen insanlığın şahlandığı dönemlerde olduğu gibi,
zaman hız kazanır, 'terzi çıraklarının kuantum mekaniğini öğrendiği'
görülür. Durgun dönemlerdeyse kurbağa pisliği birike birike üste
vurur, yeteneksizlik sanki moda olur. Bugün devlette neyse işletmelerinde
de odur, kurbağa pisliği üste vurmuş-tur: buralarda ırkçı, şeriatçı,
torpilci ve rüşvetçi olmadan adam olmak mümkün değildir. 5. İşçi ücretleri devlet işletmelerinin zarar etmesine yol açar mı?
İşte size öyle bir soru ki, bu soruya verilecek cevaplar daha birçok
çağrışımlara kapı açabilecektir. Dikkat edildiyse, yukarıda devlet
işletmelerini zaafa uğratan nedenler arasında işçi ücretleri sayılmamıştır.
Öyleyse niye burada ayrıca gündeme getirilmektedir. Şundan dolayı:
Evet, devlette çalışan işçilerin bir bölümü bugün etine göre
budu denilebilecek oranda piyasaya göre daha iyi ücretler almaktadırlar.
Ancak, bu işin az çok içinde olanlar bilirler ki, devlet işletmelerinde
maliyet içindeki işçilik payı genellikle yüzde on-onbeş dolayındadır.
Bu da işletmelerin her yıl diğer nedenlerle uğradığı zararın yanında
devede kulak kalır. Buna rağmen malum medya günde beş öğün devlet işletmelerini
işçi ücretlerinin batırdığı yalanını ortaya sürmekte ve hatta bu
sayede Türkiye'de işçilerin çok yüksek ücretler aldığı
demagojisini kamuoyunda tutturabilmektedir. Oysa Türkiye'de ücretli ve
yevmiyeli çalışan toplam 8.746.000 işçinin Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı Ocak'97 istatistiklerine göre sadece 4.111.200'ü
sigortalı olup bunların 948.493'ü kamuya ait işyerlerinde çalışmaktadır.
Toplam sendikalı işçi sayısı ise 2.713.839 (sigortalı işçi sayısının
%66'sı, toplam işçi sayısının %31'i) olup özel sektördeki sendikalı
işçi sayısı 1.626.790'dır. Aslında bu rakamların çeşitli
nedenlerle şişirildiği, sendikalı işçi sayısının çok daha az
olduğu yine bizzat sendikacılar tarafından iddia edilmektedir.Ama bu
rakamlar bile Türkiye'nin nasıl bir işçi cehennemi olduğunu
göstermeye yetiyor. Çalışanların büyük çoğunluğu sendika şöyle
dursun daha sigorta yüzü bile görmemiştir. Peki, parababaları bu
utanmazca demagojiyi nasıl oluyor da yutturabiliyor? İşte o bir milyona
yakın kamu işçisinin hepsi bile değil, sadece iki-üç yüz bin'inin
aldığı nisbeten iyi ücretle Türkiye halkının gözü boyanabiliyor.
O zaman ister istemez aklımıza Türkiye işçi sınıfının bu kaymak
tabakasının bir nevi aristokrat işçi rolünde kullanıldığı
ihtimali geliyor. Bu sayede hem işçi ücretleri konusunda Türkiye halkının
yüzüne kül serpilmiş oluyor, hem de gözü düzenli ve güvenli
aidattan başka birşey görmeyen sendikacı taifesinin kafalarını
devekuşu misali devlet işletmelerine gömerek özel sektör işyerlerini
rahat bırakmaları sağlanıyor. Zaten geçmişte de öyle olmadı mı? 12 Eylül öncesinde mücadeleci
sendikacılığı temsil eden DİSK, devlet işletmelerinden içeri adımını
atabildi mi? 1970'in fırtınalı 15-16 Haziran hareketleri İzmit- İstanbul
mihverindeki özel sektör işyerlerinden sökülüp gelmedi mi? Fırtına
elbet önüne kattığı devlet işçilerini de sürükleyip götürmüştür,
ama bizzat devlet işçilerinin öncülüğünde toplumu sarsıcı bir
hareket işçi sınıfımızın tarihinde yoktur ve olması da mümkün değildir.
Zira, İş Kanunu'nda bulunmayan iş güvencesi, hukuken olmasa da
siyasilerin sayesinde fiilen devlet işletmelerinde yürürlüktedir.
Ayyuka çıkacak bir sabotaj veya -allah korusun- devletin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhinde bir suç olmadıktan sonra,
sözgelimi sadece işe yaramadığı gerekçesiyle herhangi bir işçinin
iş akdinin feshedilmesi sözkonusu bile değildir kamu işyerlerinde.
Böyle güvenli limanda, gemiler bile paslanır dura dura…En kabadayısı
sayılan, Zonguldak işçilerinin Ankara yürüyüşü örnek diye
gösterilirse, hiç karıştırmamak lazım derim. Besbelli ki o yürüyüş
işsizlik korkusuyla kışkırtılmış bir 'köylü' yürüyüşüdür ve
bir işçi hareketinden beklenebilecek hiçbir olumlu sonuca ulaşamamıştır.
Zonguldak maden ocaklarının ıslahı yönünde hiçbir gelişme sağlamamıştır
ve maden işçileri hala 'işsizlik ölümden beter' diyerek mezbahaya
giden koyunlar misali tevekkül içinde o ilkel ocaklara inmektedirler.
Daha geçenlerde devletçiliğimizin kendilerine layık gördüğü en az
otuz yıllık kamyondan bozma bir servis aracının rotunun çıkması
nedeniyle devrilmesi sonucu on iki tanesi pisi pisine ölüp gitmiştir. O
'şanlı direniş' ise sadece 'Jaguar' lakaplı esas oğlanın DYP'den
milletvekili adayı ol-masını sağlamıştır. Bütün bunlar, özelleştirme sözkonusu olduğunda ileri sürülen
'kamu işyerlerinin işçi örgütlenmesinin kalesi olduğu, özelleştirmenin
sendikasızlaştırma demek olduğu' şeklindeki iddiaların ne kadar
yersiz olduğunu da göstermektedir. Birincisi, kamu işyerlerindeki
mevcut sendikal örgütlenmenin ne kadar kof bir temele oturduğunu,
herhangi bir ciddi işçi mücadelesinde hiçbir işe yaramayacağı gibi
değişik türde örgütlenmeleri de engellediği için üstelik zararı
bile bulunduğunu, işçileri rehavete ittiğini yukarıda göstermiştik.
İkincisi, varlığı besbelli devletin icazetine bağlı olan bir
sendikacılığın nesini savunabilirsiniz ki ufuktaki herhangi bir
özelleştirme rüzgarının mevcut sendikaları silip süpüreceğinden
bu kadar ürkeceksiniz! Ama doğrudur, devletin bilinçli müsamahası
olmasa, bu sendikaların bir üfürüklük canı vardır! 6. Solcuların özelleştirme karşısındaki tavrı ne olmalıdır? Bu, cevaplaması zor bir soru. İşin kolayına kaçıldığında
herkesin yaptığı gibi klişeleşmiş birkaç cümle ile bu soruyu da
geçiştirmek mümkün. Ama şurası da biliniyor ki sol hareket ancak zor
sorulara verdiği cevaplarla adım atabiliyor, tıkanmaları ancak böyle
aşabiliyor. Bizce, bugün Türkiye'de yaşanan en önemli tıkanmalardan
birisini hem siyasi ve hem de ekonomik anlamda devletçiliğimiz oluşturuyor.
Siyasi anlamda devletçiliğimizin vardığı en son nokta Susurluk'la
sembolize edilen cinayet şebekesi-dir. Bu konuda zihinlerin epeyce açıldığı,
solcuların onyıllardır ortaya sürdüğü ger-çeklerin artık devletin
yüksek katlarında bile ister istemez tasdik edildiği görülüyor.
Ancak aynı pisliğin egemen olduğu ekonomik devletçiliğimiz konusunda
ise hala kafaların epeyce karışık olduğu anlaşılıyor. Öyleyse bir
ışık yakmak üzere geçenlerde gazetelerde çıkan iki küçücük
haberi hatırlatmakta fayda var: · Yıllardır sözde kaçak olarak sayısız insanın kanına giren Yeşil
renkli eroin tacirinin, yine yıllardır Etibank'ın Elazığ Ferrokrom
İşletmesi'nde kadrolu çalışır gösterildiği ve üstelik sendikalı(!)
olduğu anlaşılmıştır. Sadece bu iki haber bile devletçiliğimizin siyasi kanadı ile ekonomik
kanadının nasıl içiçe geçtiğini göstermektedir. Her ikisinde de
kanunlarüstü bir işleyiş mekanizması sözkonusudur. Öyleyse nasıl
oluyor da siyasi devletin çevirdiği dolaplara böylesine isyan eden
solcularımız, konu ekonomiye kayınca yüzseksen derece dönüyor, pisliğe
razı oluyor, anlamak mümkün değildir. Bu da her halde devletçiliğin
her türlüsünü öpüp başımıza koyma alışkanlığımızdan ileri
geliyor olsa gerek. Öyleyse düz mantıkla Mussolini'nin, Hitler'in
devletçiliğini de mi savunacağız yani? Maalesef, hemen hemen aynı
tarihlerde temelleri atılan bizim şu evlere şenlik devlet işletmelerimizi
sa-vunmak artık pek de farklı bir noktaya varmıyor. Bu yazı boyunca şurası göze batırılmaya çalışıldı: Solculuk
veya ilericilik açısından mevcut devlet işletmelerinden herhangi bir
fayda ummak, ölü gözünden yaş beklemektir, hamhayaldir. Tersine bu
karanlık ve nemli gübrelik en hayasız soygunculuklara, en vahşi
cinayetlere ve içinde çalışanların gitgide daha iğrenç bir şekilde
iğdiş edilmelerine elverişli bir ortam sağlamaktadır. Bu yüzden bu işletmelerin
tezelden tasfiye edilmesinde solcular açısından herhangi bir sakınca
bulunmamaktadır. Devlet Baba şu anda herhangi bir ekonomik kaygı
gütmeden silahlı veya sivil haydut sürüle-rini bu çiftliklerinde
nem'alandırmaktadır. Özel sektörün, şimdiki gibi fabrika düzeni-ni
alt üst etmek pahasına, bu 'tımarlı sipahileri' işletme dahilinde
beslemeye devam etmesi her türlü mantığa aykırıdır. Böylelikle, işletmelerin
kapitalizmin 'raconuna göre' çalıştırılması gündeme gelecektir ki
böylesi herkesin kendi rolünü daha iyi oyna-ması açısından
bugünkü durumdan çok daha iyi sonuç verecektir. İşçi işçiye, işveren
işverene ve sendika da bileğinin hakkına adam gibi sendikaya
benzeyecektir. Öte yandan, devlet işletmelerinin bugün için özelleştirilmesi üç
açıdan büyük fayda sağlayabilecektir: Birincisi, sağcı iktidarların
elli yıldır kullandığı demagoji: 'ülkeyi devlet işletmelerinin batırdığı'
iddiası artık geçersiz hale gelecektir, takke düşecek ve kel
görünecektir. Artık başka mazeretler bulmaları gerekecektir. İkincisi,
sözkonusu işletmelerin güvenli ikliminde ve gangster sendikacıların
kuşatmasında ehlileşerek tabir caizse 'memurlaşan', piyasadan ödü
kopan ve kendine güvenini kaybeden kamu işçilerinin de yüzüne kan
gelecektir. Rızk'ın risk demek olduğunu öğreneceklerdir. Ve en
önemlisi, sayısı iki-üç yüz bini bulmayan bu 'torpilli' işçi
kitlesi, ülkede kendisiyle aynı kaderi paylaşan en az on milyon daha
'kardeşi' bulunduğunun farkına varacaktır. Üçüncüsü ve en
önemlisi, bu ülkenin umudu ve yüzakı solcularımızı, en az elli yıldır
çilekeş halkımıza yabancılaştıran şu Kadro'cu 'halüsinasyon':
batakçı devletçiliğimizi kıymetli bir matah sanma avanaklığı inşallah
tarihe karışacaktır. "Kullarını aç bırakmamak demeye gelen
demokrasiyi bile gerçekleştirememiş bir devletçiliğimizin, 'kulların
efendi olmaları anlamınadır' denilen sosyalizmle" karıştırılmasından
artık vaz-geçilmelidir. Devletçiliğimizi soyup soğana çevirenler bir
de utanmadan 'liberal' ve 'hür teşebbüsçü' geçinirken solcularımız bilerek, bilmeyerek- onların nam-ı hesabına 'dövletçiyüz!'
pankartı taşımaktan ve en başta bu nedenle yoksul kalabalıkların ahını
almaktan artık kurtulmalıdırlar. Solun tavrı elbette ki dipten tepeye ırkçı, şeriatçı, torpilci ve
rüşvetçilerin denetiminde bulunan mevcut devlet işletmelerini korumaya
kollamaya yönelik olmamalıdır. Ama meselenin çözümünü 'şu olsa,
bu bulsa' şeklinde çıkmaz ayın son çarşambasına havale etmek de
solculuğa yaraşmaz. Örneğin bazı kesimlerde 'özerklik olsa' deniyor,
ama 'kim'den özerklik, orası belli değil. Devletten mi, parababalarından
mı, hacıağalardan mı? Eğer rüya aleminde değilsek anlarız ki
böylesi bir özerklik TRT'nin özerkliğinden farklı bir şey olmayacaktır.
Sonra, kim yapacak bu özerkliği? Devlet kendisi mi yapacak? "Bu
neye benziyor? Arslan pençesine düşmüş eşeğin: 'Aman arslanım,
kendi pençeni ısır, mideni ye ve kalbini kopar! O daha lezzetlidir…'
demesine. Bu eşeklik, bizim 'sosyalist devletçiliğimiz'den daha
mümkün birşeyi istemektir. Çünkü arslan da bir hayvandır. Gözü
kararıp pençesini de ısırabilir. Devlet bir hayvan değildir. Yapacağını
hiçbir zaman pençesindeki eşeklere danışmaz. Öyleyse bizim 'devletçilerimiz'in
sosyal eşeklikleri neye yarar?" Üstelik, özerklik diye yırtınanlar (kısa dönemde olacak şey değil
ya, farz-ı muhal!) davul zurna ile iktidara gelseler ne olacak? Yukarıda
uzun uzadıya anlatılan hal-i perişanımıza onlar da bir tüy dikmekten
başka ne yapabilirler? Artık çiğnene çiğnene pestile dönmüş veya
kızak görevlerde yıllarca pineklemekten dolayı elden ayaktan düşmüş,
fabrika ve organizasyon pratiğinden kopmuş birtakım ukalâ 'solciyyan'
taifesinden medet ummaktan başka ellerinden ne gelir? Ya her köşebaşında
veya fare deliğinde kariyerizm hırsıyla kuyrukları titreyen ve şanslarını
bir de solcuların devr-i iktidarında denemeyi düşleyen fırsatçılar
sürüsüne ne demeli? Gereğinde 'şeytan da, müslüman da' olabilen bu
Babil artığı küçük-burjuva güruhunun içinden ola ki en yalak ve
salaklarının adam sanılıp seçilme ihtimali de epeyce yüksektir.
'Adam olsun, çamurdan olsun, yeter ki bizden olsun!' mantığı ancak
gerici iktidarların insanları kirletme ve soysuzlaştırma emellerine
hizmet edebilir. 'Rövanş' anlayışıyla solcuların aynı taktiği
kullanmaları batağa saplanmalarından başka sonuç vermez. Nitekim
SHP-CHP-DSP ile sözümona solcuların ucundan kıyısından bulaştıkları
iktidarlar süresince paylaşımda kendilerine düşen devlet işletmelerinde
bu yolla yarattıkları tahribat maalesef en azgın gericilerin
marifetlerini aratmamıştır. Oysa gericilerin yaptıklarının tersi
ilericiler için her zaman doğru sayılmaz ki! Şöylesi bizim ahlâkımıza
daha uygun düşmez mi: -"artık işgücü kiralayamayacağınız yetmiyormuş gibi
70' li yıllarda korkunç mücadelelerin yaşandığı İzmir Tariş İplik
Fabrikasında geçen bir olay geliyor aklıma: Olayların bastırılmasından
sonra MC hükümeti tarafından fabrikaya doldurulan MHP'li militanlar
ellerinde zincirlerini şakırdatarak koridorlarda volta atmaktadırlar.
Henüz ne olup bittiğini tam olarak anlayamamış saf bir işçi bun-lardan
birine: "Abi, sen nerede çalışıyorsun?" diye sorar. Beriki bıyıklarını
buraraktan cevabı yapıştırır: "Lan oğlum, biz buraya çalışmaya
gelmedik, çalıştırmaya geldik!" Çalıştırmaya gelenler, geliş o geliş, gelmeye devam ettiler,
bütün bir 12 Eylül ve Özal- Demirel- Çiller- Erbakan- Yılmaz
dönemleri boyunca akın akın geldiler, hep seçilerek geldiler ve hala
geliyorlar, devlet işletmelerini doldurdular. Ama artık tıkandılar, işletmeleri
öylesine kirlettiler ki minimum verimle bile çalıştıramıyorlar. Ve
artık görülüyor ki, kısa dönemde işletmelerin bu pislikten
kurtulması sadece özelleştirme ile mümkün. Ancak arz talep kanununun
keskin kılıcı bunları kazıyıp atabilir. Bunu bildikleri için de
özelleştirmeye karşı mücadelede solcuları da sollayıp geçiyorlar.
Ereğli'de özelleştirme karşıtı mitingte Mümtaz Hoca'dan önce
kürsüye, senelerin Türk-Metal başkanı, azılı solcu düşmanı
Mustafa Özbek çıkıyor ve elinden oyuncağı alınan şirret çocuklar
gibi ortalığı velveleye veriyor. Baksanıza, anlı-şanlı devlet erkanı
bile, tek onların paşa keyifleri bozulmasın diye mevcut İş Kanunu'nu
filan hiçe sayıp özelleştirmeden sonrası için dahi bol keseden iş
güvencesi vaad ediyor! Onlar özelleştirmeye karşı çıkarken yerden göğe haklıdırlar.
Sarsılacak olan onların uğursuz saltanatıdır. Ama, -netice
itibariyle- canını dişine takıp çalışan işçi ve mühendislerin değil
de, bunca senedir onun bunun torpiliyle vaziyeti idare etmiş ve hâlâ
bir baltaya sap olamamışların iş güvencesini savunmak solcuların
üstüne vazife olmamalıdır. Varsın, işletmelere doldurulmuş 'emeği
de, ciğeri de beş para etmez' ırkçı-şeriatçı-torpilci-rüşvetçi
güruhu herhangi bir özelleştirme korkusuyla tir tir titresin! Ekmeğini
taştan çıkaran büyük çoğunluğun, alınterinin karşılığını
hakeden emekçile-rin ve hâlâ kaldıysa o demektir ki bu işletmelerde
ancak bileğinin hakkına kalabilen solcuların zincirlerinden başka
kaybedecekleri hiçbir şey yok! Hodri meydan! Biz hazırız, sıkıyorsa satın beyler, görelim! Not: Bu sayfada farklı görüşten insanların, tartışılmaya değer yazıları yayınlanmaktadır. Yazarların sitemizle ilgileri ziyaretçi düzeyindedir..
|