|
|
CHP'deki Açılımlar ve Anadolu Solu
GAZİ
ÜNİVERSİTESİ KONFERANSI
13
MART 2002
Sayın Dekan, değerli öğretim üyeleri, sevgili öğrenciler ve çok değerli KAYAT yöneticileri hepinize içten sevgiler, saygılar sunuyorum. Bu çağrı için KAYAT yönetimindeki arkadaşlarıma ve üniversite yönetimine teşekkür ediyorum. sizlerle bir arada olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Eski bir öğretim üyesi ve ondan da bir eski öğrenci olarak üniversite atmosferini yaşama fırsatı ne zaman ele geçirirsem bu benim daima çok büyük bir zevk oluyor.
Bugün gene sizlerin arasındayım. Bu güzel salonda, bu salonun ilk toplantısı olduğunu da öğrenmiş bulunuyorum. Hayırlı olsun. Bundan sonra çok güzel toplantılar gerçekleştirmeniz diliyorum. Bu güzel salonda sizlerle bir arada olmanın mutluluğu içindeyim. Gösterdiğiniz yakın ilgiye, bu toplantıya katılarak bu toplantıya verdiğiniz desteğe yürekten teşekkür ediyorum.
Bugün benim Cumhuriyet Halk Partisindeki Anadolu Sol’u olarak nitelendirilen yeni açılım etrafında bir değerlendirme yapmam bekleniyor. Bu konunun anlaşılması ve daha doğru değerlendirilmesi için bazı değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmam isteniyor. Bu talebe cevap vermeye gayret edeceğim.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Tomanbay’ın açılış konuşmasında da işaret ettiği gibi Türkiye’miz ne yazık ki, uzun bir süreden beri bir tıkanıklığı, bir bunalımı, giderek derinleşen bir krizi yaşıyor. Çok uzun bir süreden beri Türkiye ekonomide, siyaset alanında, toplumsal yaşamda birbiri ardından gelen krizlerin etkisi altında. Bu Türkiye’nin kendine olan güvenini sarmaya başladı. Geleceğe yönelik bekleyişlerimizi, umudumuzu çok ciddi şekilde olumsuz yönde etkilemeye başladı. Türkiye bir büyük ve onurlu mücadeleyle ortaya çıkmış olan bir devlet. Tarihin her aşamasında kendisini insanlık alemi içinde daima önemle, saygıyla kabul ettirmiş olan bir millet. Tarihin çok eski derinliklerinden günümüze kadar daima dünya siyaset sahnesinin içinde milletimiz etkin, ağırlıklı bir yer tutup gelmiş.
Böyle bir ulusun, böyle bir toplumun bir süreden beri bir ezilmiş duygusu içinde, bir sinmişlik duygusu içinde, bir yenilmişlik duygusu içinde yaşmaya mecbur kalıyor olması, ekonomik bakımdan sürekli bir gerilemenin içinde olması, bir mali iflas tablosunun altında giderek kaybolmaya başlaması, siyasetinin saygınlığı, etkinliğini ve yönlendiriciliğini kaybetmiş olması hepimiz için çok büyük bir üzüntü kaynağıdır ve hesaplaşmamız gereken bir tablodur. Türkiye 2000’li yılların eşiğinde, içinde ve başında böyle bir manzaraya niçin sürüklenmiştir? Ne yapmamız gerekir? Nerede hata yaptık? Niçin bu noktayız? Bu bize yakışıyor mu? Dünya almış başını gidiyor. Türkiye bin bir güçlükle oluşturduğu gayri safi milli hasılasını bile koruyamayan bir ülke haline gelmiş durumda. Ekonomisi borca batmış, uçan kuşa borcu var. Namerde muhtaç halde. Ekonomisi ayakta duracak konumda değil. bu ekonomik acz tablosu siyasete yansımaya başlamış. Toplumsal yaşama yansımaya başlamış.
Olumsuz bir tablo. Kendimize yakıştıramayacağımız bir tablo ve bu tabloyu şuna ya da buna havale ederek, ihale ederek, şunun ya da bunun sorumluluğuna bunu devrederek toplum olarak, siyaset olarak, ülke olarak sıyrılmamız, rahatlamamız, kendimizi aklamamız da kolayca mümkün değil. Çünkü birbiri ardından çeşitli dönemler yaşanmış, her dönemde bu olumsuzluklar ortaya çıkmış, derinleşmiş bu gidişi önleyecek anlamlı bir girişim yapılamamış. İş başına gelenler oraya kendi tercihleri ile değil halkın oyuyla gelmişler. Toplum onları görevlendirmiş. Toplum onları seçmiş. Değişik insanlar, değişik partiler, değişik siyasetler iş başına gelmiş. Ama Türkiye’de bunalım giderek derinleşmiş, yoğunlaşmış, ağırlaşmış, kriz giderek artmış ve buradan nasıl çıkacağımız konusunda bir karamsarlık, bir umutsuzluk bütün ülkeye egemen olmaya başlamış. Böyle bir tablonun içindeyiz. Bu bir tablonun bize hiç yakışmadığı ortada. Çünkü biz deminde kısaca ifade ettiğim gibi çok uzun bir tarih dilimi boyunca dünyanın en önemli siyasi organizasyonlarından birisini gerçekleştirmişiz. Dünyanın yüzlerce yıllık tarihinde en yönlendirici unsur konumunda olmuşuz. 600 yıl boyunca dünyanın bilinen bütün coğrafyalarında bizim siyasi organizasyonumuz daima ağırlıklı bir unsur olarak yer tutmuş.
İyi günleri olmuş kötü günleri olmuş. Ama daima önemli, etkin bir siyasi yapı olarak ortada durmuş. Daha sonra imparatorlukların çözülme aşamasına gelindiği zaman bir dünya savaşı sonrasında ulusumuz Anadolu’da bir büyük mücadeleyle yeni bir siyasi kimlik oluşturmuş. Yepyeni bir siyasi tablo oluşturmuş. 1920’lerde o ezilmişlik ve yenilmişlik tablosu içinde ulusumuzun verdiği büyük mücadele gerçekten insanlık tarihinin saygıyla karşılaması gereken çok önemli bir durum oluşturuyor.
Dünyada 1 milyar 250 milyon Müslüman var. Bir Müslüman toplum olarak biz 1920’li yılların başından itibaren izlediğimiz politika, verdiğimiz mücadeleyle, elde ettiğimiz başarılarla Müslüman dünyanın en ileri ülkesi olmanın koşullarını gerçekleştirmişiz. Dünyadaki bütün Müslüman ülkeler sömürge olmuşlar. Mağrip’ten Maşrık’tan Endonezya’sına Malezya’sına kadar dünyanın bütün İslam coğrafyası sömürge haline dönüşmüş. Sömürge haline dönüştürülememiş bir tane toplum var. Türkiye toplumu. Türkiye’yi sömürge yapmamışlar.
Bizim dünyayla ilişkilerimiz çok özel olmuş. İddialı bir toplum olmuşuz. İddialı bir siyaset olmuşuz. İddialı bir ülke olmuşuz ve dünya ile ilişkilerimiz daima belli gerginlikleri de beraberinde taşımış. Bizim batı dünyası ile ilişkimiz sürekli bir gerginlik ilişkisi olmuş. Yani Ulusal Kurtuluş Savaşımız barının Anadolu toplumunu da sömürge yapma mücadelesini kaybettiği bir savaş olarak ortaya çıkmış. Kurtuluş Savaşımız niteliği bu. Kurtuluş Savaşımızda Anadolu toplumu bağımsızlığını, özgürlüğünü batı karşısında mücadele ederek kanıtlamış. Ama ilginç bir tablo olmuş. Bu mücadeleden sonra Anadolu toplumu batıyla ilişkisini yeni bir anlayışla şekillendirmiş. Husumet, savaş, çatışma ve düşmanlık anlayışını savaş sonrası döneme taşımamış.
Kendisini sömürge yapmak isteyenlere direnmiş, onları başarısız kılmış ama ondan sonra kendisine yeni bir rota, yeni bir doğrultu çizmiş. Bu çizdiği doğrultu çağdaş uygarlığın temellerinde ne yatıyorsa, hukuk adına ne yatıyorsa, yönetim bilimi adına ne yatıyorsa, kültür olarak ne yatıyorsa bunları yakalama mücadelesi haline daha sonraki dönem dönüşmüş ve Anadolu 1920’lerden sonra çok büyük bir değişim, dönüşüm, modernleşme mücadelesi içine girmiş. Anadolu’nun bir iddiası olmuş, bir hedefi olmuş. İddiasını, hedefini kompleksle koymamış. Batı beni ezmeye çalışıyordu. Batı beni sömürge yapmaya çalışıyordu yapamadı şimdi ben düşmanlığa devam ettireceğim dememiş.
Bunu aşmış, bunu aşmak gerektiğini görmüş. Batının başarısının altında ne yatıyor onu yakalayalım demiş. Teknolojisiyse teknoloji, bilimse bilim, hukuksa hukuk, yeni bir anlayışsa, yeni bir siyaset anlayışıysa o siyaset anlayışı, yeni bir idare anlayışı ise o. Bunu yakalarım ve bende uygularım. Bir genel valinin talimatıyla değil. bir sömürge yönetiminin talimatıyla değil. Kendi yararımı değerlendiren özgür irademle ben kendi ufkumu kendim çizerim ve gereğini yaparım demiş. Gereğini yaparken de batı benim düşmanın, batıdakinin tam tersini sahiplenirim. Batıya sırtımı dönerim, batıyla sürekli, ebedi bir gerginlik içinde olurum anlayışı içine girmeyi reddetmiş. Bilinçle reddetmiş.
Bu çok önemli bir tablodur. Bizim batıyla ilişkimizin nasıl bir gerginlik ilişkisi şeklinde şekillenmeye başladığını bize gösterir. Anadolu’nun böyle bir yaklaşım içine girmesi Anadolu’ya büyük saygınlık getirmiş. Büyük, olumlu gelişmelerin önünü açmış. Bakın bütün ülkeler sömürge olmuştur, Türkiye olmamıştır. Ama bütün ülkelerden, bütün Müslüman ülkelerden hukuku en ileri olan Türkiye’dir. Ekonomisi en ileri Türkiye’dir. Kurumlaşması en ileri Türkiye’dir. Niçin böyle olmuştur? Batı dünyası ilişki kurduğu toplumları hegemonyası altına aldığı, biçimlendirme, şekillendirme iddiasını gerçekleştirmeye yöneldiği, sömürge ilişkisi içine sokabildiği ülkelerin hiçbirisinin hukukunu, ekonomisini, yönetim yapısını Türkiye noktasına getirmeyi başaramamıştır. Yani teslimiyetle, batıya teslimiyetle batının başarısının altında yatan hedeflere ulaşmanın mümkün olmadığı bizim deneyimimizle ortaya çıkmıştır.
Bunları şunun için anlatıyorum. Bizim böyle özgün bir tarihsel gelişme sürecimiz var. bir iddialı tarihin içinden geçiyoruz. Bize kimse ne yapmamız gerektiğini söylememiş. Biz kendimiz kararlaştırmışız. Çatışmışız, savaşmışız, hedef koymuşuz ve bir iddia ortaya koymuşuz. Büyük bir coşkuyla bir noktaya kadar gelmişiz. Ama ne yazık ki, 1980’li yılların yarısından itibaren özellikle Türkiye yavaş yavaş siyasi etkinliğini kaybetmesine, ekonomik bağımsızlığını, ekonomik iddiasını kaybetmesine yol açan bir takım değişmelere maruz kalmış, kötü yönetimler Türk ekonomisini, Türk yönetimini allak bullak etmiş ve bugün geldiğimiz noktada olağanüstü sıkıntılı bir tablo içindeyiz.
Bu tablo karşısında hepimize düşen görev, bir durum değerlendirmesi yapmaktır. Başkaları adına değil, kendi adımıza da bir durum değerlendirmesi yapmaktır. Ülke olarak yapmaktır, başkaları adına yapmaktır ama öncelikle kendi adımıza bir durum değerlendirmesi yapmaktır. Ne yanlış olmuştur? Ne hatalı olmuştur? Biz ne yapmamız gerekirdi de yapmadık? Bize düşen görev nedir? Türkiye’nin bu tablodan çıkmasını sağlamak için yapabileceğimiz, yapmamız gereken neler vardır da yapmadık diye herkesin kendisini sorgulamasının zorunlu olduğu bir dönemin içindeyiz.
Biz parti olarak bu sorgulamayı yapmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin önünü açacak, Türkiye’nin ufkunu açacak, Türkiye’nin iddiasını yeniden kazanmasına yardımcı olacak bir açılımın, bir atılımın temel dayanaklarından birisi haline partimizi niçin dönüştüremiyoruz diye kendi kendimize soruyoruz, kendimizi sorguluyoruz ve bunu gerçekleştirecek açılımları arayıp, bulup uygulamaya çalışıyoruz.
Bunu herkesin yapması gerektiğine inanıyorum. Yani hiçbir şey olmamış gibi Türkiye’nin siyasi partileri, siyasetçileri, akademik kadroları, iş dünyası, basını, televizyonları, medyası hiçbir şeyi değişmemiş, olanlar sanki sadece kendi dışındaki gelişmelerin sonucuymuş gibi bir yaklaşımla Türkiye’deki bu olumsuz gidişi değerlendirme hakkına değildir. Herkesin yapması gereken bir şeyler var. herkes kendisini yeniden yapılandırmayı, ülkenin içine girdiği bu durum karşısında ona düşen yeni görevleri tartışmaya başlamayı, onun gereğini yerine getirmeyi denemelidir. Türkiye bu olayın altından böyle kalkar, böyle çıkar herkesin bunu yapması zorunludur diye düşünüyorum.
Bu çerçevede biz kendimizi sorgulamaya başladık. Sorgularken çıkış noktamız şu oldu; biz sosyal demokrat bir partiyiz. Sosyal demokrasi siyaset yelpazesinin çok saygın, çok önemli bir çizgisi ve çağın gereklerine çok uygun bir siyaset anlayışı. Avrupa’daki 15 Avrupa Birliği üyesinin 11’i sosyal demokrasiyle yönetiliyor. Avrupa sosyal demokrasiye sahip çıkıyor. Biz sosyal demokrat siyasete sahibiz ama siyasetimiz, etkin, halkın büyük sahiplendiği, desteklediği bir siyaset konumuna getirebilmiş değiliz.
Bu tabloyu değerlendirmek zorunludur. Sadece karşımızdaki eleştirmek, suçu ve sorumluluğu başkalarına aktarmak, yansıtmak için değil bizim yapmamız gerektiği halde yapmadığımız ne vardır? Niçin bu tablo ortaya çıkmıştır? Bize düşen bir görev yok mudur diye kendimizi sorgulamak ve kendimizi aşmak, yenilemek için bu soruyu kendimize de sormamız gerekir diye düşündük.
Dünyada sosyal demokrasi sürükleyici düşünce olacak, Türkiye hep belli bir siyaset anlayışının yönetiminde olmaya devam edecek, partiler değişse bile siyaset anlayışı değişmeyecek ve Türkiye sürekli krizlerin içinde kıvranıp kalacak. Biz bu siyaset düşüncesine sahip değiliz, biz söylemiştik diyerek kendimize avutacağız. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Eğer Türkiye’yi bunalımdan çıkarak siyaset düşüncesi bu ise, bu siyaset düşüncesini başarılı hale getirmek bizim boynumuzun borcudur, bizim görevimizdir.
Bunu yapmak zorundayız. Bu eğer böyle değilse bunun sorumluluğunu şuna buna havale ederek kendimizi rahatlatmamız, aklamamızda mümkün değildir. Yolunu bulup mutlaka bunun gerçekleştirmemiz lazım. Türkiye’de de sosyal demokrasi toplumun ilerlemesine, gelişmesine katkı yapabilen bir düşünce haline dönüşmelidir. Dönüşmüyorsa halkımız bizi anlamıyor, başka partiler şöyle yapıyorlar, böyle yapıyorlar, ne yapalım durum budur deyip sessiz kalamayız diye düşündük.
Bize bir görev düştüğünü, bir yeni anlayışla konuya eğilmek zorunda olduğumuzu değerlendirdik ve bu doğrultuda bir proje geliştirerek o projeyi uygulamaya başladık. bu projenin temel dayanakları şudur; sosyal demokrasiyi çağdaş ve doğru bir siyaset düşüncesi olarak ortaya koymamız gerekir. Net bir şekilde ortaya koymamız gerekir. O mudur, bu mudur tartışmasına fırsat vermeyecek bir şekilde açık, belirgin, net, tutarlı bir biçimde sosyal demokrasiyi ortaya koymamız gerekir.
Ne yazık ki, böyle değil, anlayış böyle değil, kafalar karışık. Sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerin kafaları karışık. Halkın kafası doğal olarak karışık. Bulutlu bir hava, karışık bir görüntü aşılması gereken ilk sorun olarak bize gözüktü. Bu konuda çok net bir tavır geliştirdik. Bu tavır şudur; önce sosyal demokrasinin doğru anlaşılmasını sağlamak için şunu kabul etmemiz gerekir ki, sosyal demokrasi bir klasik devlet düşüncesi değildir. Bunu özellikle ifade etme gereğini duyuyorum. Çünkü sosyal demokrasi ile ilgili bu konu da çok yaygın bir yanlış anlayış vardır. Sosyal demokrasiyi bir devlet düşüncesi olarak kabul etme anlayışı çok geniş kabul görür.
Bizim önerdiğimiz sosyal demokrasinin bir devlet düşüncesi olmadığıdır. Sosyal demokrasi bir toplum düşüncesidir. Devlet düşüncesi değildir, toplum düşüncesidir. Devlet düşüncesi deyince ister istemez devleti tepeden şekillendirme hakkını kendinizde görmeye başlarsınız. Yani sosyal demokrasi bir devlet düşüncesi ise kim bunu simgeleyecek? Bu devlet düşüncesini kim dile getirecek? Kim ona sahip çıkma hakkını taşıyacak? Devlet adına siz düşüncenizi halk adına değil, devlet adına koymaya başlıyorsunuz. Oy ver ben iktidara geleyim, ben sana devlet düşüncesini tebliğ edeyim demeye başlıyorsunuz.
Çok temel bir yanılgıdır. Bu yanılgıyı sosyal demokrasinin aşması lazım. Bizim dışımızda bir devlet yok. Devlet biziz. Devlet halk, toplum. Devlet bir organizasyon. Kim yapmış bu organizasyonu? Toplumun dışında var mı böyle bir organizasyon? Doğada var mı böyle bir organizasyon? Böyle bir organizasyonu biz yapmışız. Toplum kendi yapmış kendi tapmış.
Burada önemli olan şu; “sosyal demokrasi devlet düşüncesi değildir. Toplum düşüncesidir” dediğiniz zaman yörüngenizi topluma çevireceksiniz. Soyut doğru olduğunu düşündüğünüz ve tartışmayı kabul etmeyeceğiniz dogmatik angajmanlardan çıkacaksınız, toplumun her an değişebilecek, her an gelişebilecek, zaman içinde şekillenebilecek tercihlerine, değerlerine, anlayışlarına yönelmeyi kabul edeceksiniz. Çok temelli bir bakış açısı değişimidir.
Sosyal demokrasinin genellikle eskiden doğruluğunu kimseyle tartışmaya tenezzül etmeyeceği, matematiksel bir geçerlik taşıdığına inandığı bazı temel ilkeleri tebliğ etme, anlatma, eğitme, öğretme işlevi düşünülürdü. Bu devlete izafe edilirdi. Devlet adına bir soyut fiksiyon insanlara ne yapmaları gerektiğini söylerdi. Bunun siyaseti yapılırdı. Böyle bir şey yok.
Biz
devletin değil toplumun siyasetini yapıyoruz. Bizim çıkış noktamız
toplumdur, halktır, insandır ve devletin halka yönelik taleplerini tebliğ
eden, o mesajı taşıyan bir konumda değildir sosyal demokrasi. Tam tersine
sosyal demokrasi halkın, insanların, bütün insanların, toplumun
dileklerini, özlemlerini, değerlerini anlayana, kavrayan, sahiplenen ve onları
iktidara taşımayı amaç bilen bir siyaset anlayışıdır. Böyle çok önemli
bir perspektif değişmesi, bir perspektif açılımı gereklidir diye düşündük.
Sosyal
demokrasinin bizce başarıya ulaşması için çıkış noktasını, hareket
noktasını yeniden tarif etmesi lazım. Biz tarif ediyoruz dedik. Nedir? Sosyal
demokrasi halkın özlemlerini sahiplenen ve onu yaşama geçirmeyi görev
bilen, saygın bir görev bilen, önemli bir görev bilen bir siyaset anlayışıdır.
Soyut bazı doğruları devlete izafe ederek onu halka tebliğ edip, halka onu
öğretmeye çalışan bir siyaset düşüncesi değildir. Halkın taleplerini
kavrayan ve onu iktidara taşımaya çalışan bir siyaset düşüncesidir.
Birinci nokta budur. Bunun tabi çok önemli felsefi yansımaları sonuçları
olacaktır. Çok önemli bir çıkış noktasıdır. Bunu belirledik.
Bunun
yanı sıra şu saptamaya dikkati çektik; sosyal demokrasi bir çatışma,
kavga düşüncesi değildir. Bu da Türkiye’mizde çok yaygın bir yanlış
anlayışı düzeltmeye yönelik bir değerlendirmedir. Çünkü Türkiye’de
sosyal demokrasinin bir çatışma ve kavga düşüncesi olduğu anlayışı çok
yaygındır. Halbuki bu teorik olarak da doğru değildir. Yani sosyal
demokrasinin özünde böyle bir çatışma yoktur. Sosyal demokrasinin günümüz
pratiğinde de böyle bir uygulaması yoktur. Sosyal demokrasi tam tersine bir
çatışma düşüncesi değil, bir barış ve uzlaşma düşüncesidir. Sosyal
demokrasiye yönelik eleştirilerin altında çoğu kere bu uzlaşma düşüncesi
anlayışı yatar.
Yani
sosyal demokrasiyi sürekli uzlaşmaya açık duruşu ile eleştirirler. Niye?
Çünkü sosyal demokrasi uzlaşma düşüncesidir. Sosyal demokrasi teorik
olarak da bir kavga düşüncesi, bir çatışma düşüncesi değildir. Yani
sosyal demokrasi sınıf çatışmasının bir parası değildir. Sosyal
demokrasinin yöntemi sınıf çatışması değildir. Teoride de değildir,
pratikte de değildir. Zaten genel oya sosyal demokrasinin ilk ayak uydurmasının
altında bu anlayış yatar. Sınıf çatışması genel oyla olur mu?
Demokratik bir siyaset anlayışını ilk sol’da sahiplenip söylediğiniz
zaman teorik olarak siz ister istemez uzlaşma düşüncesine angaje olursunuz.
Tarih
bu, bilimin gereği bu. Ama Türkiye’de öyle bir anlayış var ki, sosyal
demokrasi sanki sınıf çatışmasının bir temel dayanağıdır. Yok böyle
bir şey. Onun olmadığını açıkça söylemek lazım dedik ve sosyal
demokrasinin bir sınıf çatışması yöntemine dayanan, yönetimi sınıf çatışması
olan bir siyaset olmadığını, sosyal demokrasi de bir çatışma siyaseti değil,
bir barış ve uzlaşma siyaseti olduğunu net bir şekilde vurgulama karar içine
girdik.
Sosyal
demokrasi devletin sözcüsü değil. Sosyal demokrasi sınıf çatışmasının
parçası değil. Peki ne sosyal demokrasi? Sosyal demokrasinin temelinde ne
duruyor? Nedir sosyal demokrasinin çıkış noktası, dayanak noktası? Sosyal
demokrasinin çıkış noktası, dayanak noktası insandır.
İnsan
dediğimiz zaman pek çok şeyi dışlamış oluyorsunuz. Yani insan dediğinizde
devlet olmuyor. Çatışmacı bir sınıf anlayışı olmuyor. Mezhep
demiyorsunuz. Din demiyorsunuz.
Etnik köken demiyorsunuz. Irk demiyorsunuz. İnsan diyorsunuz. İnsan her yerde
var. her inançta var, her mezhepte var, her etnik kökende var. Aşiret
demiyorsunuz, kavim demiyorsunuz, kabile demiyorsunuz, aile, sülale
demiyorsunuz, bir ayrım yapmıyorsunuz, insan diyorsunuz. Bağlantısız insan.
İnsan
dediğiniz zaman hem kadın diyorsunuz hem erkek diyorsunuz. Hem siyah, hem
beyaz, hem sarı diyorsunuz. Hem zengin, hem fakir diyorsunuz. Bütün biçimleriyle,
bütün görüntüleriyle, bütün gerçekliğiyle. Dünya coğrafyasının her
yerinde tezahür eden biçimiyle insan sosyal demokrasinin temel çıkış
noktasıdır.
Bu
tabi çok temel bir angajmandır. Günümüzün, çağımızın sosyal demokrasi
anlayışının ana noktası budur. Türkiye’de bunun böyle olduğunun anlatılmasına,
açıklanmasına, ortaya konulmasına ihtiyaç vardır. Yeni bir siyasetin, yeni
bir umudun, yeni bir yeşermenin sağlanabilmesi için bizim kendi siyaset
dogmalarımızı, angajmanlarımızı sorgulamamız, aşmamız hem bilimsel gerçeğe
uygun, hem dünya pratiğine uygun, hem ülke koşullarına uygun yaklaşımları
ortaya koymamız gerekmektedir.
Biz
bu ihtiyaç içinde bu açılımları tartışmaya başladık. bu açılımlarımız
dünya gerçeğiyle tamamen uyumludur. Yani bu söylediğim alman sosyal
demokrasisinin, İngiliz sosyal demokrasisinin, Fransız sosyal demokrasisinin
kabulleriyle tamamen kaynaşıktır. Onların bu konudaki anlayışına ters düşen,
sosyalist enternasyonalin yorumlarına ters düşen hiçbir taraf yoktur.
Sosyalist enternasyonal sınıf tanımına dayanmaz. Irk tanımına dayanmaz.
Din tanımına dayanmaz. Devlet tanımına dayanmaz. İnsan tanımına dayanır.
sosyal demokrasinin kutsal kavramı insandır. Sosyalist enternasyonalin anlayışı
insan kavramına dayanan bir sosyal demokrasi anlayışıdır.
Dünya
da bu. Türkiye’de bizim ihtiyacımız bu. Bunu yanlış anlaşılmalardan arındırarak
gerçek biçimi ile aktarmak bizim görevimiz olmalıdır diye düşündük. Bu
doğrultuda bir açılım denedik. Sosyal demokrasi anlayışımızı netleştirdik.
Açıkladık. Belli bir tartışmayı da göze aldık, belli tepkileri de göze
aldık. Herkesin bunu kabul etmesi söz konusu değil. eski angajmanlar var,
eski alışkanlıklar var, eski yorumlar var. ama bizim ki budur dedik. Bizim
sosyal demokrasi anlayışımız budur. Bu birinci temel nokradır.
İkinci
temel nokta şu; değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bizi bu çıkmaza
getiren siyaset yanlışlıklarını irdelerken şunu görmemiz kaçınılmaz
oluyor. Ne yazık ki, ülkemizde siyaset bir kimlik siyaseti olarak yaygın bir
biçimde sürdürülüyor. Gelişmiş bir demokrasi de siyaset bilinç siyaseti
olarak, fikir siyaseti olarak, düşünce siyaseti olarak yapılır, yürütülür.
Doğrusu budur. Güzeli, iyisi budur. Ama ne yazık ki, Türkiye’de siyasetin
fikir siyaseti, bilinç siyaseti, düşünce siyaseti olmanın ötesinde bir
kimlik siyaseti halinde yapılmakta olduğunu görüyoruz. Bu Türkiye’nin aşması
gereken bir yanlışlıktır. Elbette birbirinden farklı kimlikler olacaktır.
Elbette her kimlik saygıdeğerdir. Ama kimlik siyaseti saygı değer değildir.
Niçin? Demokrasi tartışma işidir. Demokraside önerileriniz, fikirleriniz
irdelenecektir. Eleştirilecektir, tartışılacaktır ve uzlaşılarak yeni açılımlara
yönelilecektir. Yeni düşünceler ortaya çıkacaktır. Bir fikri bir süre söyleyeceksiniz,
yanlış olduğunu görünce onun bırakacaksınız, doğrusunu söyleyeceksiniz.
Bu fikir planında yapılabilir de kimlik planında bunu yapmak mümkün müdür?
yani siz kimlik siyaseti yapıyorsanız, siyaset sahnesine kimliğinizi koymuşsanız,
ben bu kimliğin arkasındayım, ben bu kimliğin siyasetini yapıyorum demişseniz,
sizin kimliğinizin karşısına başka bir kimliğin çıkarılması kaçınılmaz
olur.
Söz konusu olmaz ve demokratik bir siyaset buradan yeşermez, çıkmaz. Bu Türkiye’nin bir temel sorunu, sıkıntısıdır. Umut ediyorum zaman içinde Türkiye demokrasisi bunu aşacaktır. Kimlik siyasetiyle, demokratik siyaset bağdaşmaz. Siz ne öneriyorsunuz, kimliğimizi öneriyoruz. Siz kimliğinizi öneriyorsunuz, biz ne önereceğiz. Biz düşüncemizi öneriyoruz. Sen istediğin kadar düşünceni öner, ben düşüncenin karşına kendi kimliğimi çıkaracağım anlayışı ile çağdaş bir siyaset yürütülemez. O nedenle Türkiye’deki bütün siyasi partilerin ülke siyasetinin kendisini, kimlik siyasetinin ipoteğinden kurtarması ihtiyacı vardır. Irk siyaseti olmaz, mezhep siyaseti olmaz, din siyaseti olmaz. bunlar tartışılmaz çünkü, bunlar veridir. Siz bir kimliğin içine doğuyorsunuz. O kimliği çoğu kere siz seçmiş değilsiniz. Ananız, babanız sizin kimliğinizi belirliyor. Şimdi onun siyasetini yapmak olabilir. Siyaset tartışılacak, değişecek. Ben tevarüs ettiğim, bana veraset yoluyla intikal eden kimliğin siyasetini yaparım anlayışıyla Türkiye’ye hizmet etmek imkanı yoktur. O nedenle bunu aşmak gerekiyordu. Bu konudaki temel anlayışımızı çok net bir biçimde ortaya koyduk ve bu sadece şu siyasetin, bu siyasetin değil, Türkiye’nin bir meselesidir. Türkiye bu sorunu henüz tam çözememiştir. Umut ediyorum önümüzdeki dönemde çözecektir, çözmelidir. Üzerinde durulması gereken çok temel noktalardan birisidir bu. Bunu son zamanlarda açılan bir tartışma ışığında bir kez daha vurgulamak istiyorum. Demokratik bir anlayışın uzantısı görüntüsü içinde bazı çevreler mesela PKK terörünün siyasileştirilmesini öneriyorlar. Bunu demokrasi adına bir ilerlemedir diye düşünüp söylüyorlar. Bunu sağlayalım, demokrasi anlayışı bunun gereğidir. Bunu gerektirir, yaklaşımı içindedirler. Bunun demokrasiyle falan hiçbir bağlantısı yoktur. Bunu herkesin çok iyi anlaması gerekir. Demokrasi anlayışı kimlik siyaseti anlayışını bir defa peşinen reddeder. Sen neysen nesin kardeşim. Düşünceni söyle. Sağcı olabilirsin, solcu olabilirsin, muhafazakar olabilirsin, liberal olabilir, sosyal demokrat olabilirsin. Hepsi saygıdeğer, kimliğinde saygı değer, ama ben kimliğimin siyasetimi yapacağım, biz olarak örgütleneceğiz, demokrasi bunu doğal karşılasın, demokrasi buna göre kendisini ayarlasın. Böyle bir şey olmaz. sen o kimlik siyasetini yaparsan, başkası da başka kimlik siyasetini yapar. Ve bundan da kargaşa çıkar. O nedenle bu tip açılımların demokrasi kavramının özüyle, temeliyle bağdaşık olmadığına dikkatinizi çekmek istiyorum. Biz parti olarak bunları değerlendirdik. Ve sosyal demokrasi anlayışımızı demin söylediğim şekilde ortaya koyduk, kimlik siyaseti anlayışının yanlış olacağını ve bizim içimizde de her kesime yer olduğuna, her kesimin saygıdeğer olduğunu, sorunu olan herkesi kucaklayacağımızı ama bir alt kimlik partisi olmadığımız, bir alt kültür partisi olmadığımızı bütün Türkiye’nin partisi olduğumuzu, bütün Türkiye’ye sahip çıktığımızı ve bütün bu Türkiye’nin içinde herkesin de bizim partimizde yer alarak, Türkiye’ye sahip çıkabileceğini açık ve net bir biçimde ortaya koyduk. Açılımımızın bir boyutu da bu oldu.
Bir
başka konu bizim kendimize özgü bir sorunumuzla ilgiliydi. Biz kendi içinde
çok çekişen, tartışan kümelerin yer aldığı bir siyasi parti görünümündeydik.
Bu tabii ciddi bir temele dayanmadığı zaman çok yanlış sonuçlar doğurur.
Yani haklı, ciddi, ideolojik, bilimsel, siyasi, ahlaki bir temeli olmadan çatışma
kültürünü sürekli olarak ayakta tutan bir anlayış, böyle bir yanlış
anlayış bizde uzun süre egemen olmuştu. Bunu
ortadan kaldıracağız. Böyle bir görüntüyle Türkiye’ye sahip çıkmak,
Türkiye’nin sorunlarını aşmak, Türkiye’nin ufkunu, önünü açmak mümkün
değildir diye düşündük. Ve kendi içimizdeki tartışmayı noktalayacağız
dedik ve onu da gerçekleştirdik. Bu gün bizim ortaya koyduğumuz düşüncenin
ana çerçevesi olarak bunlar ortaya çıktı.
Anadolu
solu sözü nereden kendisini gösterdi, ona da kısaca değineyim. Değerli
arkadaşlarım, bu anlayış çağdaş anlayış. Sosyalist Enternasyonal anlayışı.
Yani insana dayalı, siyaset anlayışı. İnsanı da mevkii ile, makamı ile, rütbesi,
sınıfı ile, etnik kimliğiyle, dinsel, mezhepsel bağlantısıyla,
servetiyle, cinsiyetiyle tarif etmeme anlayışı, çağdaş sosyal demokrasinin
temel anlayışı bu. Bu anlayışı biz görünce çok doğal olarak, bizim
tarihimizin derinliklerinde bu anlayışın zaten yattığı tespitini yaptık.
Yani bu anlayış şimdi Sosyalist Enternasyonal’deki partilerin anlayışı,
onlar devletçiydi, devletçi olmaktan çıktılar. Sınıfçıydı, sınıfçı
olmaktan çıktılar. İnsancı oldular. İnsancı düşünce benim tarihimin içinde
var. Anadolu tarihinde var. Anadolu tarihini gerçekten dünyanın ve Türkiye’nin
aydınımızın, eğitim sistemimizin yeterince dikkatini çekmeyi başaramamış
bir şanlı, parlak bir 13. yüzyılı var.
Türkiye’nin vitrinine koyması gereken bir tarih dilimimiz var arkamızda.
Dünya bunun farkında değil, bırakın dünyayı biz farkında değiliz. Eğitim
sistemimiz farkında değil. Aydınımız farkında değil, ama o var, var
olmaya devam ediyor. Ve yeni yeni bunun farkında herkes varmaya başlıyor.
Nedir o? 13. yy bizim tarihimizin gerçekten hepimizin göğsünü kabartacak çok
parlak, çok şerefli bir dönemidir. Biliyorsunuz o dönemde, 13. yy insanlık
insanlık tarihinin büyük acılar yaşadığı, karanlık bir yüzyıldır.
Yani Ortaçağ zulmünün egemen olduğu, haçlı seferlerinin yapıldığı,
yani din kavgalarının yapıldığı, şimdi din siyaseti, ya da ırk kavgalarının
yapıldığı, ırk siyaseti meşrulaştırılmak isteniyor ya, işte Ortaçağ
bunun alasını yapıyordu. Temelini yapıyordu. O bir ilkellikti. Şimdi o
ilkelliği yeni görüntüler içinde günümüzde sürdürmeyi kabul etmek
mümkün mü? Yanlıştır, ırk siyaseti olmaz. Irk kavgası da, ırk
savaşı da olmaz. Din kavgası da
olmaz, din siyaseti de olmaz. Olmamalı, olursa sonu hüsran, olursa sonu çatışma,
kavga. Halbuki biz uzlaşma, barış diyoruz. Enerjilerimizi birbirimize karşı
değil, ortak refaha karşı, ortak refahı gerçekleştirmek için harcayalım
diyoruz. Kendi içimizde böylesine onulmaz, kimlikten çıkan çatışmaları
temel alan siyaset dönemi artık kapanmalıdır. İnsanlar inançlarıyla çıkmalıdır.
Siyaset pazarlamasına düşüncelerini pazarlayarak çıkmalıdır. Kutsal inançları,
kutsal inançları değil, etnik kimliğini değil, ırk kimliğini değil.
Varsa düşünceni getir söyle.
Değerli
arkadaşlarım bu duygular içinde
konuya baktık. 13. yy da gerçekten dünya bu zulmü yaşarken, bu Ortaçağ
engizisyon adaleti yaşanırken dünyada, dünya yuvarlaktır dediği için
bilim adamları yargılanırken, haçlı seferi yapılırken Avrupa’da, Batı’da,
Doğu’da Moğol istilaları yaşanırken, Moğol istilasının siyasi, kültürel
temeli nedir? Siyasi, kültürel temeli, ben kendimden başka kimseyi tanımam.
Çıplak gücüm için, hırsım için, para için ne için her şeyi ortadan
kaldırmayı hak bilirim. Yaşlı dinlemem, genç dinlemem, kadın, erkek, çocuk
dinlemem. Üniversiteleri yakmayı, kütüphaneleri yakmayı hak bilirim. İlim,
ahlak, değer tanımam. Benim ve gücümü takip ederim.
Bu anlayış Moğol istilasının altındaki anlayış. Doğuda bu var,
batıda Haçlı var, Anadolu’da da birtakım
aydınlık düşünceli insanlar, bütün bunların tam karşısındaki bir
anlayışı, bir düşünceyi dile getiriyorlar. Hacı Bektaşi Veliler,
Mevlanalar, Yunus Emreler, Orta Asya’dan kaynaklanan bir büyük tasavvuf kültürünün
aşamaları olarak Anadolu’da insan, barış diyorlar. 72 millet birdir
diyorlar. Kadın erkeği birdir diyorlar. Bilim neredeyse, arayınız, bulunuz
gerçekleştiriniz diyorlar. Bilime saygısı var, insana saygısı var. Savaşmayı,
çatışmayı değil, sevgiyi ve kardeşliği öneriyorlar. Barışı öneriyorlar.
Ne zaman Haçlı seferleri yapılırken, Moğol istilaları yapılırken.
Muazzam bir düşünce. Çağın ötesinde, 21. yy ın ötesinde bir düşünce.
Bakınız şu Filistin’e, hala yaşanan olaylara bakınız.
Bunların yaşandığı bu dünyada, o insanlar 13. yy da onların çok
daha ağırı yaşanırken bunları söylemiş o insanlar. Bunlar bizim kültür
kökümüz. Bunlar bizim tarihimiz. Tarihimizin aydınlık yüzü. Anadolu Rönesanssı.
Anadolu’nun aydınlık düşüncesi. Bu insanların çıkış noktası insan.
O zaman söylemiş. Yani kavim, kabile dememiş, para-pul, iktidar dememiş. Bütün
o tevarüs edilen kimliklerin hiçbirisine teslim olmamış. İnsan demiş
Allah’ın yansımasıdır, kutsaldır, eşittir. Her şey insan için ve 72
millet de birdir. Para pul önemli değildir. Ne kadar çağdaş, ne kadar aydınlık,
ne kadar ileri bir düşüncesi. Ve bir rastlantı, gelgeç değil bu. Bu
Anadolu gerçeği. Anadolu İslamiyet’i bu anlayış, bu yorum içinde 13. yy
dan itibaren şekillendirmiş, bu anlayış daha sonra o büyük güç
sahipleri, Haçlılar, Moğollar hepsi gelmiş geçmiş, bu düşünce bir süre
sonra bir büyük imparatorluğun nüvesini oluşturan duyguların, düşüncelerin
şekillenmesine yol açmış. Koca Osmanlı İmparatorluğunun temelinde biliniz
bu anlayış vardır. Dine saygı anlayışı, insana saygı anlayışı
buralardan gelir. Hoşgörü anlayışının altında yatan budur. Müthiş bir
organizasyon kabiliyeti, olağanüstü bir toprak düzeni, muazzam bir sonuç
ortaya çıkmıştır.
Tarihinde
böyle bir özelliği de olan bir ülke olarak bizim çağdaş insan vurgulaması
yapan bir siyaseti bu tarihimizden kopuk olarak değerlendirmemiz söz konusu değildir.
Ama ben buna değer verdiğimi, büyük saygı duyduğumu, 13. yüzyıldaki bu büyük
düşünürleri çok önemli saydığımı
söyleyince Türkiye’de kıyamet koptu. Vay nasıl olurda bir sosyal demokrat
partinin genel başkanı tarihimiz içindeki bu insanlara böylesine sahip çıkar,
bu bir gericilik, bir sapmadır. Bu yanlış bir yaklaşımdır falan, yok falanın
adının başında şeyh varmış, yok bilmem neymiş falan. İlkel bir tartışmanın içine girdik. Bu tartışma
kafalardaki sosyal demokrasi anlayışının ne kadar yanlış, ne kadar haksız,
ne kadar çarpık olduğunu ortaya koydu. Bunların gerçekle alakası yok.
Yunus Emre’ye ben niye sahip çıkmayayım.
Adının başında hacı var diye Hacı Bektaşi Veli’ye sahip mi çıkmayacağım?
Adında şeyh var diye Edebali’ye sahip mi çıkmayacağım? Edabali kim?
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucunun akıl hocası. Konuştuğu, danıştığı
insan bir fikir önderi, kayınpederi. Süleyman Çelebi’nin de büyük
dedesi. Çağının önemli aydın bir insanı. Doğru şeyler söylemiş. Çok
önemli teşkilatlanmalara katkılar vermiş. ...... örgütlenmesinin altında
bulunan insanlardan birisi. Bir büyük sosyal
dayanışma kurumlaşması. E buna sen nasıl olur da sahip çıkarsın? Şeyh.
Şeyhler, müritler devleti mi olacak Türkiye? Bunu söyleyen zannediyor ki
onun adındaki şeyh, o Aczimendi şeyhi gibi bir şeyhi ima ediyor. Bunlar çağının
en aydın düşünceli, en ileri düşünceli insanları. Çağın ötesini düşünen
insanları. 700 yıl geçmiş aradan hala bakın onları konuşuyoruz. Hala değeri
var.
Bu
anlayış tabii çok şaşırtıcı oldu. Sosyal demokrasiye yakışmadığını
zannediyorlardı bazıları. Tabii onlar kafalarındaki sosyal demokrasi anlayışının
ne kadar yanlış olduğunu böylece teşhir etmiş oldular. Ve biz de doğru
sosyal demokrasi anlayışımızı bu
vesileyle ortaya koymuş olduk.
Bunlar
tabii bizim sosyal demokrasi anlayışımızın temel, kültürel ...... üzerinde
yapılacaktır. O değerleri elbette gerekiyorsa
sorgulayacağız. Gerekiyorsa
elbette açacağız, yenileyeceğiz, tarihimizin olumlu, olumsuz tarafları var.
Olumsuz taraflarını eleştireceğiz, olumlularına sahip çıkacağız. Onun
etrafında bir kimlik geliştireceğiz. Önümüze bir kültür modeli olarak
onu alacağız. Bundan daha doğal bir şey yok. Bunu çağdaş demokratik
siyasetin bir gereği olarak herkes kavramaya başlayacaktır.
Biz
bir yandan bunu yaptık, bir yandan da bir başka temel teşhisi ortaya koyduk.
Ve o doğrultuda bir çalışma yaptık. O da şu: Türkiye’nin böyle bir tıkanıklık
noktasına gelmesi maalesef siyasetin kurum olarak kişilerden bağımsız söylemeye
çalışıyorum, tıkanmasının ve aşırı profesyonelleşmesinin sonucudur. Türkiye’de
siyaset fevkalade profesyonelleşmiş haldedir. Bir meslek haline gelmeye başlamıştır.
Bir ekmek, bir çıkar kapısı, bir statü kapısı haline dönüşmüştür ve
çok yanlış olmuştur. Halbuki siyaset insanın hasbi bir şekilde yapacağı
bir iş. Bir fedakarlık işi. Vatanseverlik meslek olur mu? Bunun gibi bir
duygu. Bir inanç, bir fedakarlık, bir özveri işi. Günün koşulları tabii
sadece amatörce bu işin götürülmesine imkan vermez, bunu da anlıyorum. Ama
bizdeki gibi profesyonelleşmesi zorunlu değil canım. Maalesef bu hale geldi.
Şimdi Türkiye’de siyaset bütün partilerde tekkeyi bekleme işine dönüştü.
Herkes gün gelsin, benim partim iktidara gelsin. İktidara geldiği zaman, ben
yerel yönetimse yerel yönetimde, hükümetse, hükümette özlemlerimi
gidereyim. Niçin siyaset yapıyoruz biz? Şimdi sıra bizde. Bundan öncekiler
şöyle yaptı, şimdi biz böyle yapacağız anlayışına maalesef oturmuş.
Bu bir neredeyse sosyolojik meşruiyet de kazanmış.
Yani elbette olacak anlayışı da çok yaygınlaşmış. Bunu çok sakıncalı,
çok tehlikeli buluyorum. Siyaset bu kadar kemikleşmiş, bu kadar profesyonelleşmiş
olmamalıdır. Türkiye’de ülke sorunlarının çözümüne katkı
verebilecek çok değerli, çok iyi yetişmiş pek çok insan var. Ama o
insanlar siyasette değil. Çünkü siyasette olmanın koşulları çok ağır.
Çok aşırı profesyonelleşmiş. İki işin birden olamaz. Onun gereğini
yapacaksan, işini bırakacaksın. Bu insanlar işini bırakmayı göze alan
insanlar değil. Ülke sorunlarına yönelik çözümleri olan insanlar. Türkiye’nin
krizini aşmasına destek verebilecek olan insanlar. Ama o insanların siyasette
etkili olması mümkün değil. Çünkü siyasette köşe başları tutulmuş.
Siyaset denetim altına alınmış. Dışarıdan insanların gelmesi de kolay değil.
Böyle bir manzara var. Bunu değiştirmek lazım. Türkiye siyasetini topluma açmak
lazım. Toplumun iyi insanlarına, yetişmiş, birikimli insanlarına siyaset
kapılarını, siyaset anahtarını açmak lazım ki o insanlar da etkin
olabilsinler. Etkin olmak için illa bir partiye üye olacaksın, hemşehrilerini
de üye yapacaksın. Sonra delege seçimlerinde delege seçileceksin, sonra ilçeye
geleceksin, sonra ile geleceksin, sonra da milletvekili olacaksın. Ya da
belediye geleceksin. Olmamalı. Bunun bir başka yolunu bulmak lazım. Bu
kopuyor toplumdan, bu parti yapısı. Kendi içinde tek yanlı beslenmeye dayalı
bir kan zehirlenmesine uğruyor, etkisizleşiyor, toplum da siyasete giderek
saygını kaybetmeye başlıyor. Bunu sağlamak için bir açılıma ihtiyaç
vardır diye düşündük ve bu doğrultuda bir önemli adım attık. Bilim yönetim
ve kültür platformu diye bir platform açtık. Siyaset jargonunda böyle bir organ yoktur.
İşte MYK’lar, PM’ler vardır. Grup toplantıları, başkanlık
divanları vardır, ama bir bilim yönetim platformu yoktur. Araştırma
kurulları vardır, uzmanlar vardır. Sen uygun gördüğün zaman, uygun gördüğün
ölçüde, uygun gördüğün kişiden destek alırsın. Sonra onu bırakırsın
başkasından alırsın. Ama onu kendi ayakları üzerinde bir siyasi ağırlık
kazanacak noktaya getiremezsin. Komisyonlar vardır, fikir alırsın. Kapalı
devre komisyon çalışmaları olur. Biz bunu aşmak istedik ve onun için böyle
bir platform oluşturduk. Bu platformda bugün Türkiye’mizin çeşitli
alanlarda çok iyi yetişmiş insanları, şu anda 180 kişi, 70 küsur arkadaşımız
da girmek üzere, onları da bir kenarda tutuyoruz. Önümüzdeki günlerde açıklayacağız.
Yani 250 kişi, CHP’nin her alandaki yaklaşımını, politikasını oluşturmaya,
geliştirmeye katkı vermek üzere gayret gösteriyorlar. Onlarla birlikte çalışıyoruz.
Bunu yaygınlaştırmak lazım, kurumsallaştırmak lazım. Başka partilerin de
bu doğrultuda açılımlar yapmasını zorunlu kılmak lazım. Siyaseti
toplumsallaştırmak lazım. Yani Türkiye bir krizdeyse bu kriz,
Türk toplumunun krizi olmaktan çok, Türk siyasetçisinin krizidir. Türk
siyasetçisi de Türk toplumundan giderek kopmaktadır. Bu krizin üstesinden
gelme şansını da azaltmaktadır. O nedenle yapılması gereken iş, Türkiye
toplumunun ortak birikimini, ortak anlayışını, zenginliğini
siyasete aktarmaktır. Herkese şans vermektir. En doğru düşüncelerin
ortaya çıkması için kimseyi dışlamadan, Türkiye’deki birikimi değerlendirmeye
yönelmektir. Böyle bir tespitimiz, teşhisimiz var. Ve bu doğrultuda bir açılımız,
arayışımız var. Bunun da büyük önem taşıdığı ve bize özgü
CHP’nin bu son dönemdeki açılımını niteleyen yaklaşımlardan birisini
olduğunu düşünüyorum. Bunu da dikkatinize sunmak istiyorum.
Değerli
arkadaşlarım bizim bu güç dönemi aşma konusunda umudumuzu ve iyimserliğimizi
kaybetmemiz için hiçbir neden yoktur. Bir güç dönemin içinden geçmekte
olduğumuz açıktır. Bunu Türkiye’nin aşacağından hiç kuşku
duymuyorum. Çünkü biz gerçekten insanlığın çok inişli çıkışlı
tarihi boyunca daima güç dönemleri yaşasak da, daima sorunlarımı aşıp,
saygın, etkin bir toplum olarak çıkmayı başarmışızdır. Arkamızda bize
ilham verecek çok büyük başarılar var. Çok şanlı bir geçmişimiz var.
Cumhuriyet dönemimiz gerçekten göğsümüzü kabartacak bir olaydır. Demin
de kısaca ifade etmeye çalıştım. Olağanüstü güçlükler içinde bağımsız
bir devlet yapılanmasını ortaya koymuşuz. Ona örnek bir yaklaşım geliştirmişiz.
Ve bugün bütün dünya bunun önemini, değerini yeni yeni kavramaya başlamış.
Bugün bütün dünyada Türkiye modeli tartışmaları yaşanıyor. Herkes Türkiye
modelini değerlendirmeye çalışıyor. Çünkü dünyanın içine girdiği
yeni sorunlar, sıkıntılar Türkiye’nin ortaya koyduğu modelin, yani Müslüman
bir toplumda laik demokratik bir cumhuriyeti, bir hukuk ve devlet sistemini gerçekleştirme,
bu sentezi başarma yaklaşımının, önemini, değerini herkes, her geçen gün
daha iyi kavrıyor.
Bunu
bize kimse öğretmedi. Kimse telkin etmedi bize bunu. Biz kendimiz yarattık.
Ülkenin koşulları, Türkiye’nin yararı, geleceği, ülkeyi yönetenlerin
geleceği kavrama biçimi Türkiye’yi bu noktaya getirdi ve Türkiye bugün bütün
dünyanın saygıyla karşıladığı bir modeli, bir örneği ortaya koymuş
durumda. Ama bunu başarılı kılmak, işletmek, ekonomik refaha taşımak,
insanların demokratik açıdan kendilerini tam özgür hissettikleri bir ortama ulaşmalarına yardımcı olmak o açıdan ciddi eksiklerimiz
vardır. Bunları da tamamlamak hepimizin görevidir diye düşünüyorum.
Biz
kendimizi parti olarak bu göreve hazırlamaya çalışıyoruz. Bu doğrultuda
bir gayret içindeyiz. Bugün Gazi Üniversitesinin çağrılısı olarak genç
kardeşlerimle, sizlerle bir arada bunu konuşma fırsatını buluyorum. Umut
ediyorum bu değerlendirmelerim sizin tespitlerinizle de kaynaşarak ülkemizde
bu konulardaki yeni açılımlara fırsat verecektir. Türkiye’nin önünü
açacak açılımlar hep beraber gerçekleştireceğimiz açılımlardır. Özellikle
siyasete ‘canım yapın bunu’ diye seyirci konumunda kalarak, katık vermek
imkanı yoktur. Herkese görev düşüyor, sizlere de bizlere de görev düşüyor.
Bizler sorumluluklarımızın farkındayız. Sizlerin de bu konuları doğru değerlendirmenizi
ve ülkemize inanıyorum. Geçmiş kuşakların hiçbirisinden geri kalmadan
bilinçle, sorumlulukla sahip çıkmanızı bekliyorum. İlginize, dikkatinize
teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum.
Soru-
Deniz BAYKAL-
Ekonomik krizi ayrıntılı biçimde bu konuşmamızda ele almadık. Başka
platformlarda çok bu konuyu ulus olarak da konuşuyoruz. Hepimiz biz de siyasetçiler
olarak konuşuyoruz. Türkiye maalesef bir yanlış yönetim sonucu bu ekonomik
krize sürüklenmiştir. Ve acı
olan da bu krizin çok uzun süre devam etmiş olmasıdır. Tabii bu da ayrıca
üzerinde durulması gereken bir konudur. Yani Türkiye’yi bu krize sürükleyen
yanlış yönetimin bu kadar uzun süre iş başında kalmasına Türk
toplumunun duyarlığı, refleksleri nasıl olmuştur da izin vermiştir?
Sorulması gereken bir temel konu budur. Acaba ne bileyim bir Avrupa ülkesinde
15 yıl boyunca bu yanlışların, bu ekonomik ve mali yanlışların yapılmasına,
o toplum izin verir miydi? Belçika’da, İtalya’da, Fransa’da olabilir
miydi? Olmazsa, niye orada olmuyor da, biz de oldu? Niye izin verdik? Bugün
yanlışlar ortada. Yanlışların ağırlığı da ortada. Bunlara niçin izin
verdik konusu tabii hepimizin düşünmesi tartışması gereken bir konudur.
Yani 15 yıl boyunca bu kadar büyük, ülkeyi batıracak nitelikte yanlış
politikaların uygulanmasına bu ülkenin iktisatçıları, bu ülkenin iş
adamları, büyük kuruluşları, meslek kuruluşları, aydınları, üniversitesi,
politikacısı, partileri nasıl izin vermiştir? Bilmiyorduk buraya geleceğini.
Canım bu kadar bilgisizlik günümüzde kabul edilemez. Buraya geleceği çok açık.
Bilenler, söyleyenler vardı. İktisatçılardan da vardı, siyasetçilerden de
vardı. Ama bunlar anlatılamamıştır. Demogojik bir yönetim yıllarca Türkiye’de
iş başında kalmaya devam etmiştir ve Türkiye’yi batırmıştır. O
nedenle sorunu ben IMF konteksinden çok buraya çekmek istiyorum. IMF bir sonuç.
Yanlış temelde yapıldı, yıllarca yapıldı. O yanlışı görmezlikten
gelip, sonuca itiraz etmek çok makul değil. Buraya gelmemesi lazım. Yani bu
neye benziyor biliyor musunuz? Bir esnaf dükkanını yanlış yönetiyor, lüks
bir yere geçmiş, işi yolunda değil, bol harcama yapıyor, bol personel alıyor,
vitrin değiştiriyor, seyahatler yapıyor ve iflas ediyor. Yıllarca bu
gidiyor. İflas ettikten sonra haciz geliyor. İcra memurları geliyor. Niye
geldi diye icra memuruyla dalaşmanın anlamı yok. Niye batırdın kardeşim bu
dükkanı? Sorulması gereken soru bu. Türkiye bu soruyu henüz net sormuyor?
Hepimiz icraya niye geliyorsun diye soruyoruz da, yahu niye batırdınız bu Türkiye’yi
böyle? Kim, nasıl batırdı? Bir daha nasıl batmaz? Niye başka ülkeler
batmadı da bizim ülkemiz battı? Batma sanki normal, doğal, hak. Elbette
onlar öyle yapacaklar, batıracaklar ama sonunda icra gelmeyecek diye düşünüyoruz.
Bu doğru bir yaklaşım değil. Yani bilinçli doğru, ülke sorunlarını gerçekten
bütün karmaşıklığıyla kavrayan bir kuşak olarak yetişmek istiyorsak hep
beraber işin aslını bileceğiz. Ve işin aslına sahip çıkacağız. Aslı
yanlış yönetimdir, iflastır. Türkiye’nin borcunu ödeyemez hale düşmesi
yanlıştır. Oraya gelmemeliydi. Geldikten sonra o ayrı hikaye, o işin
siyaseti. Yahut da duygusal boyutu. Oraya getirmeyin kardeşim. E canım nereden
bilelim geleceğini. E bil. Bilenler vardı, söylüyordu. Bazıları anlatıyordu.
İşte biz anlattık, söyledik. Söylemiş olmanın bedelini de ödedik.
Ama Türkiye nereye geldi? O nedenle kriz IMF sorunu olarak anlaşılmamalı.
Kriz Türkiye’de yanlış yönetim sonucudur. Buradan Türkiye’yi IMF’ye
muhtaç olmaktan çıkaracak uygulamaları, biran önce yapıp kendi ayakları
üzerinde Türk ekonomisini durur hale dönüştürmek temel hedefimiz olmalıdır.
Bunu başarmalıyız. Bunu mutlaka dışarıdan insan getirerek başaracağımız
kanısında değilim. Dışarıdan gelenlere itirazım yok. Türkiye bir büyük
ulus. Çok yaygın bir diyasporamız var. Her yerde insanımız, nüfusumuz var.
Hepsi değerlidir. Elbette hepsiyle de beraber çalışırız. Hepsinden de
yararlanırız. Ama olayı kişi konusu olarak görmemek gerekir diye düşünüyorum.
Soru- Soru başlıklarını kısaca size aktarıyım. Siz beğendiniz, değer verdiğiniz soruya yanıt verebilirisiniz. Temelinde insan olan bir politika izleyeceğinizi belirtiyorsunuz. Şimdi ......... %85’nin sadece .................... elinde bulunduğu bir ülkede eşitliği nasıl sağlayacaksınız? IMF bağlı bir ülkenin tam bağımsızlığından söz edilebilir mi?
Deniz BAYKAL- Evet. Yani ekonomik krizi ayrıntılı bir şekilde bu buluşmamızda ele almadık. Başka platformlarda çok bu konuyu ulus olarak da konuşuyoruz hepimiz. Biz de siyasetçiler olarak konuşuyoruz. Türkiye maalesef bir yanlış yönetim sonucu bu ekonomik krize sürüklenmiştir ve acı olan da bu krizin çok uzun süre devam etmiş olmasıdır. Tabi bu da ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Yani Türkiye’yi bu krize sürükleyen yanlış yönetimin bu kadar uzun süre iş başında kalmasına Türk toplumunun duyarlılığı, refleksleri nasıl olmuştur da izin vermiştir? Yani sorulması gereken bir temel konu budur. Acaba, ne biliyim bir Avrupa ülkesinde 15 yıl boyunca bu yanlışları, bu ekonomik ve mali yanlışların yapılmasına o toplum izin verir miydi? Belçika’da böyle bir tablo yaratılabilir miydi? İtalya’da olabilir miydi? Fransa’da olabilir miydi? Olmazsa niye orada olmuyor da bizde oldu? Niye izin verdik?
Bugün yanlışlar ortada, yanlışların ağırlığı da ortada. Bunlara niçin izin verdik konusu tabii hepimizin tartışması gereken bir konudur. Yani 15 yıl boyunca bu kadar büyük, ülkeyi batıracak nitelikte yanlış politikaların uygulanmasına bu ülkenin iktisatçıları, işadamları, büyük kuruluşları, meslek kuruluşları, aydınları, üniversitesi, politikacısı, partileri nasıl izin vermiştir? E bilmiyorduk buraya geleceğini. Canım bu kadar bilgisizlik günümüzde kabul edilemez. Buraya geleceği çok açık, bilenler vardı, söyleyenler vardı, iktisatçılardan da vardı, siyasetçilerden de vardı. Ama bunlar anlatılamamıştır. Demagojik bir yönetim yıllarca Türkiye’de iş başında kalmaya devam etmiştir ve Türkiye’yi batırmıştır. O nedenle sorunu ben IMF kontenksinden çok buraya çekmek istiyorum. Asıl durmamız, düşünmemiz gereken bu. IMF bir sonuç. Yanlış temelde yapıldı. Yıllarca yapıldı. O yanlışı görmezlikten gelip, sonuca itiraz etmek çok makul değil. Buraya gelmemesi lazım.
Yani bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir esnaf dükkanını yanlış yönetiyor, lüks bir yere geçmiş, işi yolunda değil, bol harcama yapıyor, bol personel alıyor, vitrin değiştiriyor, seyahatler yapıyor, yıllarca böyle gidiyor ve iflas ediyor. İflas ettikten sonra haciz geliyor. İvra memurları geliyor. Ya niye haciz geldi, niye icra memuru geldi diye icra memuruyla dalaşmanın anlamı yok. Niye batırdın kardeşim bu dükkanı. Niye batırdın? Sorulması gereken soru bu. Türkiye bu soruyu henüz net sormuyor. Hepimiz icraya niye geliyorsun diye soruyoruz da ya niye batırdınız kardeşim bu Türkiye’yi böyle, kim batırdı, nasıl batırdı, bir daha nasıl batmaz, niye başka ülkeler batmadı da bizim ülkemiz battı? Batma sanki normal, doğal, hak, elbette onlar öyle yapacaklar, batıracaklar. Ama sonunda icra gelmeyecek diye düşünüyoruz. Bu doğru bir yaklaşım değil. Yani bilinçli, doğru, ülke sorunlarını gerçekten bütün karmaşıklığı ile kavrayan bir kuşan olarak yetişmek istiyorsak her beraber işin aslını bileceğiz ve işin aslına sahip çıkacağız.
Aslı yanlış yönetimdir. İflastır. İflas yanlıştır. Türkiye’nin borcunu ödeyemez hale düşmüş olması yanlıştır. Oraya gelmemeliydi. Geldikten sonra o ayrı bir hikaye, o işin siyaseti veyahut da duygusal boyutu. Oraya getirmeyin kardeşim, getirmeyin. Canım nerden bilelim geleceğini? E bil. Bilenler vardı, söylüyordu, bazıları anlatıyordu. İşte biz anlattık, söyledik. Söylemiş olmanın bedelini de ödedik. Ama Türkiye nereye geldi.
O nedenle kriz IMF sorunu olarak anlaşılmamalı. Kriz Türkiye’de yanlış yönetim sonucudur. Buradan Türkiye’yi IMF’ye muhtaç olmaktan çıkaracak uygulamaları biran önce yapıp kendi ayakları üzerinde Türk ekonomisini durur hale dönüştürmek temel hedefimiz olmalıdır. Bunu başarmalıyız. Bunu mutlaka dışarıdan insan getirerek başaracağımız kanısında değilim. Dışarıdan gelenlere itirazım yok. Türkiye bir büyük ulus. Çok yaygın bir ......................... var. Her yerde insanımız var. Nüfusumuz var. Hepsi değerlidir. Elbette hepsiyle de beraber çalışırız. Hepsinden de yararlanırız ama olayı kişi konusu olarak görmemek gerekir diye düşünüyorum.
Türkiye’de tabii gelir dağılımının fevkalade çarpık, yanlış olmuş olması çok büyük bir sorundur ve ülkemizin büyüyen, insanlara istihdam olanakları veren, çalışma olanakları veren, daha iyi bir gelecek umudunu ayakta tutan, gençlerine iyi bir gelecek umudu verebilen bir ülke haline dönüşmemizin önünde çok büyük engeller var. Türkiye’nin ekonomik çarpıklığı bunun sonucudur. O gelir dağılımının bu kadar çarpık olmuş olması da demin anlattığım kriz sürecinin doğal sonucudur. Türkiye krize girerken hem büyük borca batmıştır, hem büyük yolsuzluklar yaşamıştır ve içerideki gelir dağılımı da allak bullak olmuştur. Buradan çıkış var mı? Elbette var. Hocalarınız, beraber çalıştığımız çok değerli arkadaşlarımız var. Bir kısmı aramızda. Bu konularda biz çok ciddi bir çalışma içindeyiz. Konunun boyutlarını, önemini biliyoruz ve bugün buraya gelmeden önce de zaten öyle bir çalışmanın sonuçlarını değerlendiriyorduk. Türkiye yetişmiş insanlarıyla, dürüst ve doğru bir yönetimi uygulayarak bu krizden rahatlıkla çıkar, çıkacaktır. Hiç kuşku duymuyorum.
Deniz BAYKAL- Avrupa Birliği konusunda Türkiye önemli bir sorunu demin yaptığım konuşmada bunun işaretlerini bulmuş olduğunuzu umut ediyorum. Yani Türkiye’nin Batı ile ilişkisi sürekli bir gerginlik ilişkisi olmuştur. Yani tarihimiz boyunca biz batıyla karşı karşıya konumlarda olduk. Ama bu Türkiye’nin çağdaş uygarlığın temelinde yatan birikimleri sahiplenmesine, onları özümsemesine, onları değerlendirmesine engel olmadı. Bir Türkiye’de batı kompleksi yoktur. Batıya karşı kompleksli bir tavır hiç olmamıştır. Olması için de bir neden yoktur. Batı bizi sömürge yapmak istemiş yapamamış, başaramamış. Biz başımız dik oturmuşuz ama hemen arkasından Türkiye, Mustafa Kemal İngiliz Kralı dahil herkesi büyük bir ilgiyle ağırlamış, sahiplenmiş, ilişkiler kurmuş, medeni kanunu değiştirmiş, borçlar kanununu değiştirmiş, hukuk sistemini değiştirmiş. Bunlara engel olmamış batı ile çatışmış olmamamız. Bu çok temel bir olaydır.
Şimdi Avrupa Birliği bakımından da tablo şu; Avrupa Birliği’ne girmek Türkiye’nin hakkıdır. Anlaşmalara dayalı hakkıdır. Hukuk metinlerine dayalı hakkıdır. Türkiye Avrupa Birliği’nin bir parçası olmaya hak kazanmış olan bir ülkedir. Bugün Türkiye Avrupa Birliği’ne üye değilse, Avrupa ülkeleri bunu engellediği için değil, Türkiye’yi yönetenler önlerine gelen bu konudaki fırsatı değerlendirmediği içindir. Türkiye’nin önüne iki kez Avrupa Birliği’ne üye olma şansı gelmiştir. 1970’li yıllarda, 1980’li yıllarda ve o fırsatlar geldiği zaman ne yazık ki, Türkiye’yi yönetenler kararlarını daha farklı yönde almışlardır ve Türkiye Avrupa Birliği’ne kendi tercihi ile girmemiştir. Sayın Ecevit’in de, Sayın Demirel’in de önüne bu gelmiştir. Yunanistan’la Türkiye birlikte Avrupa Birliği’ne girme hakkına sahipti. Girebilirdi, girecekti ama biz kendimizi ayırdık. Biz hazır değiliz dedik, kenara çektik. Kıyamet koptu Türkiye’de, pek çok insan, diplomat aman yapmayın, tarihi bir hatadır diye uyardı Ecevit’i ve Demirel’i. Ama onlar bu tercihi koymadılar. Koymuş olsalardı bugün Türkiye Avrupa Birliği’nin üyesiydi.
Hiç kuşku yok. Ve o zaman Avrupa Birliği’ne üye olmanın anlamı bugün Avrupa Birliği’ne üye olmanın anlamından çok farklı idi. Asıl büyük yarar o zaman üye olmaktaydı. Büyük fonlar vardı, büyük mali olanaklar vardı. Türkiye’nin kalkınmasına olağanüstü bir ek mali destek o zaman Türkiye’ye gelebilirdi. Eğer o zaman o tercih yapılmış olsaydı. Üstelik o tercihi yapmanın bedeli ne Kıbrıs’tı o zaman, böyle bir şey yoktu çünkü gündemde ne de bilmem Türkiye’deki bildiğiniz tartışmalar, sürtüşmeler, ulusal kimlikle ilgili sorunlar, hiç birisi yoktu. Hiçbirisi olmadan Türkiye Avrupa Birliği’ne girebilecek idi. Ama o zaman bu fırsat değerlendirilmedi. Çok özel bir zamandı. Çok ağır bir tarihi sorumluluktur. Bunun önemi her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Avrupa Birliği’ne Türkiye girmelidir. BU bizim hakkımız. Bizim anlayışımız, gireceğiz. Ama ne yazık ki, bir tarihi hata yapıldı ve Türkiye ile Yunanistan Avrupa Birliği karşısında farklı konumlara sürüklendi. Bakınız, bu önemli bir konu, izin verirseniz biraz açmak istiyorum. Batı dünyası, II:Dünya savaşı sonrasında Türkiye’ye bakışında çok büyük bir dikkat sergiliyor idi. Biliyorsunuz biz II:Dünya Savaşı’na katılmadık. Ülkemizde hiçbir savaş tahribatı yaşanmadı. İç Savaş olmadı. Bir mermi düşmedi Türkiye’ye. Biz savaşın dışında kaldık. Ama II:Dünya Savaşı bittikten, yeni bir dünya kurulması arayışı ortaya çıktıktan sonra dünyanın o zamanki liderleri savaşa katılmamış olan Müslüman bir ülke olarak Türkiye’nin Yunanistan’la aynı konumda -ki, Yunanistan savaşa katılmıştır, iç savaş yaşamıştır, ağır tahribat yaşamıştır- yeni inşa edilecek olan Avrupa’nın kurucu üyeleri olarak yer alması gerektiğini görebilmiştir o zamanki dünya liderler ve savaşa katılmamış Türkiye’yi savaşa katılmış Yunanistan’la, Müslüman Türkiye’yi Ortodoks Yunanistan’la bir arada Avrupa’nın içindesiniz diye, Avrupa’nın kurucu unsurları haline dönüştürmüştür. Biz Marşhal planının ........................... içinde yer almışızdır. Daha sonra Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olmuşuzdur. OIC’nin içinde yer almışızdır. NATO’nun içine girmişizdir. Daima beraber girmişizdir.
Bizim Yunanistan’la sürtüşmelerimiz var. Çekişmelerimiz var. Çok doğaldır. Bir imparatorluk çözülmüş, imparatorluğun içinde yer almış bir unsur, öbür unsurla kendi küçük çatışmalarını yaşıyor. Adalar meselesi, kıta ............ meselesi, silahlanma meselesi bir sürü konu var. Bunlar küçük meseleler. Bu sorunlar olabilir. Dünya öyle bakıyordu o zaman. Bu sorunları önemsememek lazım. Bu sorunların dünya politikasına yansıtılmaması lazım. Onların kendi aralarındaki ufak-tefek çekişmeler bunlar diye bakılması lazım anlayışı içindeydi dünya liderliği o zaman. Diyorlardı ki, bunlar mühim değil, gelin kardeşim hep beraberiz.
Niye Türkiye’yi çağırıyorlardı? Çünkü Türkiye milli mücadele döneminden sonra dünyanın gördüğü en iddialı modernleşme hamlelerinden birisini yapmış. O Türkiye modelini kurmuş. Hukukunu, ekonomisini yönetimini çağdaş bir düzene ulaştırmak için çok büyük fedakarlıklar yapmış, büyük atılımlar yapmış. İradesi, kararı tamam çağdaş uygarlığın bir parçası olma kararı sapasağlam duruyor Türkiye’nin bunu görüyorlardı ve buna saygı duyuyorlardı. Savaşa katılmış, katılmamış onun hesabını mı göreceğiz, mühim değil diyorlardı. Yunanistan’la kavgası varmış, canım onların işi bu, önemli değil, biz bunu genelleştirmeyelim diyorlardı ve bizi alıyorlardı. Beraber gittik. Bu parite, bu denge Türk Yunan eşitliği anlayışı dünya gözünde bu bölgedeki istikrarın, barışın temel dayanağıydı. Yıllarca böyle gitti. Ama maalesef bu AB konusunda Türkiye ilk kez II:Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’dan farklı bir konuma sürüklendi. Kendi kararıyla, kendi tercihiyle. Bunun sonucu olarak Yunanistan Avrupa Birliği içinde yer aldı.
Avrupa Birliği içinde Yunanistan’ın yer alması, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunların maalesef Avrupalılaştırılmasına, enternasyonalizme edilmesine neden oldu. Yunanistan bunu bir politika haline getirdi. Kendi çekildi, AB’yi koydu bizim önümüze. Her sorun Kıbrıs’ından bilmem diğerlerine kadar bir AB gündem maddesi haline geldi. Yanlış oldu ve büyük sıkıntılar buradan kaynaklanıyor. Maalesef AB liderliği de bu sorunların üzerine çıkacak, dünyanın uzun dönemli yararlarını doğru değerlendirecek bir biçimde yansımadı. AB liderliği de bu konuda bir büyük hukuk içinde dünyanın istikrarını, bölgenin istikrarını göğüsleyen bir anlayış içinde davranamadı ve çok rahatlıkla bir Yunan dayanışması içine sürüklendi. Böylece Türkiye’yi yönlendireceğini, etkileyeceğini zannetti. Halbuki Türkiye’de giderek kemikleşme oldu, giderek sıkıntılar ortaya çıktı. Böyle bir tatsız manzara çıktı.
Şimdi biz bunu aşmak durumundayız. Bunu aşarken kendi kimliğimizi, ulusal haklarımızı, iddialarımızı kesinlikle masaya sürmeden, bu haklarımıza sahip çıkarak biz hukuki Avrupa Birliği’ne üye olma konusundaki haklarımızı kullanarak mücadelemizi götürmek zorundayız. Pireye kızarak yorgan yakmak olmaz. İmama kızarak oruç bozmak olmaz. AB ile biz bütün tarih boyunca olduğu gibi çekişe çekişe Avrupalı olduğumuzu kanıtlayacağız. Teslim olarak değil, söylenenleri talimat diye kabul ederek değil, haklarımızı kullanarak. Eksiğimiz varsa, eksiğimizi düzelteceğiz ki, var. Ekonomiye baksanıza. Böyle ekonomi olur mu? Siyasette de var. Onları da düzelteceğiz. O bizim işimiz. AB olsa da var, olmasa da var. Türkiye kadınlara oy hakkını AB’nin talimatıyla mı verdi 1930’lu yıllarda? Daha İsviçre’de yoktu bu hak. Türkiye çok partili yaşama geçme kararını AB’nin talimatıyla mı verdi? Daha o zamanlar Faşist ve Nazi yönetiminin altında Almanya ve İtalya kıvranıp duruyordu, Türkiye çok partili demokratik rejime geçme kararını almıştı.
Biz demokrasiye geçme kararımızı, çağdaş bir hukukla, çağdaş medeniyetin temel kurumları ile yaşama kararımızı AB’den bağımsız olarak almışız. Bunun büyük mücadelesini de zaten başarmışız. Kalan kısmını da başaracağız, bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Kimse için değil, kendimiz için yapacağız. Bunu da yaparken ulusal bütünlüğümüze de halel getirmeyeceğiz. Ulusal sorunlarımıza da sonuna kadar sahip çıkacağız. Mümkün mü? Mümkün. Hiç şüphe yok. Yani birileri Avrupa Birliği’nde öyle istedi diye bizim kendimizi ona göre tanzim etmemiz gerekmiyor. Bu işi isteyenler var, istemeyenler var. Bir büyük çok yönlü mücadele bu. Hakkımızı bilip takip etmek lazım. Takip ederiz ve hakkımızı alırız. Türkiye onurlu bir biçimde Avrupa Birliği içinde yarini alır. Almalıdır, almasında da yarar vardır. Bu bizim bırakıp vazgeçtiğimiz bir konu değildir..Uzun bir mücadele. Tarih boyunca bu mücadeleyi götürmüşüz. Onun gereğini yaparız.
Bugün 4 milyon Türk vatandaşı Avrupa’nın içinde. Alıp almamak ne demek? 4 milyon Türk vatandaşı Avrupa’nın içinde, yaşıyor. Biz Avrupa’nın coğrafyasındayız, Avrupa’nın tarihindeyiz, bütün kurumlarındayız. Avrupa’nın geçmişinde vardık, bugünün de varız, geleceğinde de olacağız. Kimseden de bir lütuf bekleyerek de bunu söylemiyorum. Kimse bize lütfedip bunu verecek değildir. Türkiye dinamik, büyük bir ülke. 65 milyonluk bir ülke. Genç bir nüfus, önemli bir Pazar ve çok yaratıcı, dinamik bir ekonomi. Bütün kurumların alt yapısını yapmış. Şimdi sıkıntılı bir döneme düşmüş. Bunları aşarak baktığınız zaman Türkiye’nin bu özelliği büyük değer taşıyor. Avrupa için özellikle büyük değer taşıyor. Türkiye Avrupa içinde bizim Avrupa’ya verdiğimiz önemden daha fazla önem taşıyor. Bunu herkesin de bilmesi lazım. Bizim de bunu bilerek konuya yaklaşmamız lazım. Hakkımızı inançla, bilinçle, kararlılıkla takip etmemiz ve Avrupa Birliği içinde saygın yerimizi almamız lazım.
Soru- Efendim eğitimle ilgili sorular var. YÖK sisteminin kaldırılacağı ve ...................... parti programınızdan öğrendik. Yeni oluşturulan sistemin içeriği nasıl olacak? Buna benzer bir soru var. ................................... Türk gençliği ile ilgili bir soru. Siyasetten kaçan günümüz gençliğini CHP yapılanmasında nereye koyuyorsunuz?
Deniz BAYKAL- Evet. Yani hemen sonuncu sorudan başlayım. Gençlik bizim yeni projemizin en temel dayanaklarından birisi. Biz partiyi gençleştirmek istiyoruz. Niçin gençleştirmek istiyoruz? Çünkü Türkiye siyasetini değiştirmek istiyoruz. Değişikliğin en kestirme yolu gençleştirmedir. Çünkü genç insan şu andaki siyasetin olumsuzluklarına angaje olmuş değildir, onun dışındadır. Türkiye’de genç nüfus olağanüstü ağırlıklı. Siyasette yeterince ağırlığı yok. O nedenle gençlere siyasi partiyi açmak lazım.
Biz özel kampanyalar yapıyoruz. Yani 25’in altında olan insanları kaydediyoruz diye onları toplayıp, belli yerlerde kayıt törenleri düzenliyoruz. Geçenlerde İstanbul’da İstanbul’daki toplam üye sayısının %10’u kadar genci bir törende partiye kayıt ettik. Yani partiyi gençleştirmek istiyoruz. Gençlerin Cumhuriyet Halk Partisi’ne sahip çıkmasını istiyoruz. Bu konuda bize de görev düşüyor. Sizlere de ilgi ve sahiplenme düşüyor. Elbirliği ile bunu yapmak isteriz.
Efendim üniversite düzenimiz fevkalade önemli bir konu. Türkiye’nin önündeki en büyük konulardan birisi. Özellikle 8 yıllık temel eğitim uygulaması başladıktan sonra önümüzdeki dönemde üniversite kapılarına gelecek genç sayısı katlanacak. Yani 1.5 milyon nüfus belki 4 milyona çıkacak önümüzdeki günlerde. 4 milyonun içinden üniversite eğitimi verme durumu ile karşı karşıya kalacağız. Üniversite sistemimizi bir bütün olarak ele alıp tartışmak gerekiyor. Orta eğitim sistemimizle birlikte.
Bu konuda aşağı-yukarı partide bir ortak anlayışı yansıtan bir temel yaklaşımımızı söylemek isterim. Hızla biz Türkiye’deki lise eğitimini 3 yıldan 4 yıla çıkararak, son iki yılını özel bir biçimde değerlendirmek istiyoruz. İlk iki yılın sonunda bizce akademik bir eğitim alacak olanlarla, mesleki eğitim alacak olan gençler ayrıştırılmalıdır. Neye göre ayrıştırılmalıdır? Bir sınavla değil. O ana kadarki bütün değerlendirmeleriyle. Okullarının, öğretmenlerinin bütün değerlendirmeleriyle. Belki uygulanacak olan ayrıca bir testin de katkısıyla. Lisede öğrenciler mesleki eğitime yönelecek olanlar ve akademik eğitimine yönelecek olanlar biçiminde ayrıştırılmalıdır. Akademik eğitime yönlendirilecek olanların tümü de üniversitelerde okuyabilmelidir. Yani yapılacak olan sınav artık bir mesleki, akademik eğilim belirleme sınavı olmalıdır. Bir başarı sınavı olmamalıdır. Oradan çıkan herkes akademik eğitim almalıdır. Ama hangi alanda akademik eğitim alacağını oradaki bir yetenek belirleme sınavı ile kararlaştırmalıdır. Onun dışında olanlar da mesleki eğitime yönelmelidir.
Türkiye lise eğitimini, tümünü sanki akademik eğitim verecekmiş gibi tamamlattırarak, sonra onların çok küçük bir kısmına akademik eğitim verme durumu ile karşı karşıya kalıp, diğerlerine de ne haliniz varsa görün diyerek bir eğitim politikası götüremez. Bunu değiştirmek lazımdır. Yani çocukları eğer okutuyorsak lisede ona ikinci sınıftan itibaren sen üniversiteye gireceksin, sen mesleki eğitim alacaksın diye söyleyebilmeliyiz ve çocuk onu bilerek oraya yönelmelidir. Türkiye’nin mesleki eğitim verecek kurumlarının oluşumu akademik eğitim verecek kurumlarının oluşumu bu tablo dikkate alınarak belirlenmelidir. Dünyada olan, özellikle mesela Almanya’da olan durum budur ve Türkiye’de de buna bir an önce geçmek lazım. Müthiş bir israf kaynağı. Herkesi okutuyorsunuz. Liseden çıkarıyorsunuz. Lise kendi başına bir amaç haline geliyor. Diplomayı alıyor çocuk ondan sonra üniversite kapısında hayal kırıklığı, ekonomik israflar, büyük acılar, sıkıntılar yaşanıyor. Halbuki eğitim bir süreçtir, o süreç kesintiye uğramamalıdır. Lisede meslek eğitimi alacak öğrenciler belli olmalıdır. Onlar meslek eğitimine yönlendirilmelidir. İsteyen lise eğitimi ile yetinir, isteyen iki yıllık meslek eğitimi alır. İsteyen dört yıllık meslek eğitimi alır. İsteyen daha sonra daha ileri aşamalara doğru sıçrar. Bütün bunların kapısı açıktır. Ama mutlaka akademik eğitim alacak olanla mesleki eğitim alacak olan lise düzeyinde ayrıştırılmalıdır ve kime ne eğitim verilecekse o da sonuna kadar verilebilmelidir. Böyle bir anlayış etrafında bir planlama yaklaşımı içindeyiz.
YÖK konusunda bizim temel anlayışımız Türkiye’de üniversite sisteminin bir merkezi planlama anlayışına ihtiyaç duyduğu noktasında. YÖK’ün temelinde yatan anlayışta bu olmuştur. Ama daha sonra bu anlayışın ötesine geçilmiştir. Bir tereddüdümüz yok bizim. Yani Türkiye’de üniversite eğitimi ciddi bir şekilde planlanmalıdır, yönlendirilmelidir, organize edilmelidir. Buna hiç kuşku yok. Ama öğrencilerin üniversite eğitimi konusunda ekonomik bakımdan çok ciddi şekilde desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Son zamanlarda hazırlanmış olan yeni üniversiteler yasası bu bakımdan çok ciddi sorunları beraberinde getirecek gibi gözüküyor. Bunu çok ciddi bir şekilde tartışma, değerlendirme ihtiyacı var.
Okumak isteyen ve okuyabilecek olan demin anlattığım üniversitede okuma hakkını kazanmış olan ya da mesleki okulda okuma hakkını kazanmış olan her gencin parası olsa da olmasa da mutlaka okuma imkanına sahip olması gerekir diye düşünüyoruz. Bunun için bizim çok açık angajmanlarımız var. Asgari ücret düzeyinde ihtiyacı olan bütün öğrencilere burs verilmesi gerektiğine inanıyoruz. Yani öğrenciler borçlanarak bir kısmı, bir kısmı doğrudan borç söz konusu olmadan maddi açıdan desteklenmelidir ve herkes okuma imkanına sahip olmalıdır. Üniversite eğitiminin paralı olması durumu karşısında yine parası olmayan öğrencilerin tümünün okumasına imkan verecek destekler onlar için ayrılabilmelidir.
Maalesef üniversite sistemi çığırından çıkmaya başlamıştır. Devlet üniversiteleri olağanüstü büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Gazi Üniversitesi olarak siz yine en talihli devlet üniversiteleri arasında yer alıyorsunuz. Pek çok devlet üniversitemizin olağanüstü büyük sıkıntılarla karşı karşıya olduğu açıktır. Yani hiçbir harcama yapamaz, yatırım yapamaz haldedir. Öğretim üyelerine ödenen ücretler hiçbir biçimde onların birikimi, yeteneği ve katkısı ile bağdaştırılamaz konumdadır. Bütün bunları yeniden ele alacak, değiştirecek bir yapılanmaya ihtiyaç vardır. YÖK yapılanması bu değildir. Ne yazık ki, pek çok sorunun kaynağı olmuştur. Ama Türkiye’de bu sorunları yeniden açık bir kafa ile ele alıp tartışacak bir anlayışa ihtiyaç vardır. Yani devlet üniversiteleri vakıf üniversiteleri, özel üniversiteler karşısında boynu eğik olmaktan çıkarılmalıdır. Devlet kaynakları onlara akarken, devlet üniversitelere yeterince destek verilemez durumu vardır. Öğretim üyeleri hayatından memnun değil, öğrenciler hayatından memnun değildir, Türkiye hayatından memnun değildir. Planlamasını yapamamış haldedir. Aileler memnun değildir. Bunun yeni bir anlayışla ele alınması gerekir. Üniversitelerin bir merkezi planlama ve yönlendirme kuruluna ihtiyaç duyulacağını ifade ediyorum. Bu işe bir merkezi anlayış içinde bakmak daima gerekecektir. Bunu unutmamak lazımdır. Ama bugünkü YÖK’ün bu olmadığı açıkça ortaya çıkmıştır.
Soru- Bu yolsuzluklarla ilgili bir soru var................ .............. .............. .............. oluşturan olumsuzlukları nasıl engelleyeceksiniz gibi bir soru var.
Deniz BAYKAL- Evet. Tabii bu tabii Türkiye’nin temel konularından birisi. Çok tartışılmış, çözümleri de oluşturulmuş bir konudur. Siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Yani dürüst bir kamu yönetimi ve siyaseti oluşturmak için kararlılık var ise parlamento düzeyinde, hükümet düzeyinde bunun gerekleri hemen yapılabilir. Yapılması gereken şeylerden bir tanesi bir defa devlet bankalarını bir soygun yatağı olmaktan çıkarmaktır. Bu doğrultuda bazı girişimler yapılmıştır. Bunu kararlılıkla götürmek lazımdır.
Bir başkası ihale yasasını yeniden ele alıp düzenlemek ve yolsuzluğa fırsat verecek bir duruma kapıyı açık tutmamak gereği vardır. Aynı şekilde özel bankaların kamu güvencesi altında içinin boşaltılmasına fırsat verecek tablo işletilmemelidir. Bunun gereği yapılmalıdır. İşin temelinde tabii milletvekili dokunulmazlığı konusu yeni bir anlayışla ele alınmalıdır. Milletvekilinin fikir ve düşünce söylerken, görevini yaparken bir yasal desteğe sahip olması doğaldır. Ama suç işleyen, yasaları ihlal eden bir milletvekilinin dokunulmazlığının olması anlamak kesinlikle mümkün değildir. O bakımdan milletvekili dokunulmazlığı konumu derhal değiştirilmelidir.
Dünyada hiçbir ülkede Türkiye’deki kadar mutlak, geniş, kapsamlı bir dokunulmazlık zırhı yoktur. Bunu haklı göstermek mümkün değildir. Milletvekili bu milletin seçtiği insandır. Milletin içinden oyu ile seçilmiş bir insan oraya geldiği zaman soruşturulamaz, suç işlese takip edilemez hale gelmemelidir. Buna izin vermemek lazımdır. Maalesef bu Türkiye’nin bir önemli konusu. Yıllardır biz bunu söylüyoruz. İlk biz söyledik Türkiye’de bu konuyu. 1992 yılında. Ama ne yazık ki, bu hala sonuçlandırılmış değildir.
Bakanların soruşturulması yine değiştirilmesi gereken bir temel konudur. Bugün görevi sırasında suç işleyen bir bakan o görevden ayrılsa, milletvekilliğinden ayrılsa dahi parlamento izin vermediği takdirde soruşturulamaz. Parlamentoda izni hukuki düşüncelerle değil, siyasi münahazalarla kararlaştırır. Bir bakan hakkındaki soruşturma konusunu değerlendirirken e yarın benim partime mensup bir bakan hakkında da bir önerge gelir en iyi ben bunu açmayım der ve kapatır, maalesef bu olmaktadır. Bu konunun çözülmesi lazımdır. Yani bakanlar da milletvekilleri de normal yurttaşlar gibi suç işledikleri zaman soruşturabilmelidir. Savcı bakana da, milletvekiline de hesap sorabilmelidir. Şimdi savcının kime hesap soracağına da siyasiler karar veriyor. Nasıl karar veriyor. Aman bana da sormasın. Bana sormamasını nasıl sağlarım, sorması gerekene de sordurtmayarak. Ona gelince ona izin vermiyor, sonra ona geldiği zaman o ona izin vermiyor ve bu konuda büyük bir mutabakat var. Bu uzlaşma içinde rahatlıkla bütün şeyler masanın altına atılıyor ve tabii Türkiye’de hukuk çok büyük bir darbe yiyor. Hukuka saygı azalıyor. Bu konuları soruşturma şansı iyice kayboluyor ve bugünkü üzüntü verici manzara ortaya çıkıyor.
Soru- Türk ............................................... ilişkiler konusunda partinizin yaklaşımı nasıl diye bir soru var.
Deniz BAYKAL- Evet. Yani bu konuda bizim anlayışımız uygulamalarımızla da ortadadır. Biz Türkiye’nin ve bu bölgenin barışı, refahı ve ilerlemesi için ortak bir kültür içinden geçtiğimiz bütün insanlarla sıcak bir dayanışma geliştirmemiz gerektiğine inanıyoruz. Onarın sorunlarına sahip çıkmanın bizim için bir büyük görev olduğuna inanıyoruz. Onların daha ilerisinde, daha önünde bir ülke olarak bu konuda bize büyük sorumluluklar düştüğünü biliyoruz. Bu dayanışmayı ön planda tutmamız gerekiyor. Tabii bunu kimseye karşı bir dayanışma gibi almamak lazım. Bir emperyalist düşüncenin, bir istismar anlayışının, bir hegemonya tesis etme düşüncesinin bir uzantısı olarak bunu görmemek lazım. Bu çağımızın bir doğal dayanışması, bir beraberliği, birbirini anlayan, bilen, ortak kültürü paylaşan insanların sergilemesi gereken bir tavır olarak anlaşılmalıdır. Bu çerçevede biz kendimizi Kafkasya’ya, Orta Asya’ya ve Balkanlara karşı özel bir sorumluluk içinde düşünüyoruz.
1993 yılında Bosna’da bu büyük olaylar yaşanmaya başladığı zaman, savaşın içine giren ilk parti oldu. Bosna’da bir büyük cinayet işleniyordu. İnsanlık müthiş duyarsızdı. Kimse bu olayla meşgul değildi. Bir bölgesel, yöresel olay gibi düşünülüyordu. Orada Yugoslavya’da yaşayan Müslüman insanlar Bosnalılar bir büyük insanlık suçu işlenerek bir etnik temizleme hareketine tabii tutulmuşlardı. Adı da utanmadan bu şekilde konulmuştu. Etnik temizleme yapıyoruz denilmişti. Tabii insanlıkta buna gerekli duyarlılığı göstermiyordu.
O zaman biz Türkiye’den benim başkanlığımda bir heyetle gittik ve bütün cepheyi dolaştık. Bosnalılarla temas kurduk. İzzet Begoviç’ten cephedeki sıra neferine herkesle görüştük, konuştuk çok güzel bir çalışma oldu ve o sırada tecavüze uğramış Müslüman kadınlar vardı çok büyük ölçüde Bosnalı kadınlar. Onlara Anadolu’dan beyaz yaşmaklar götürdük. Onlara masum olduklarını söylemek için bunu yaptık. Yani yaşmak masumiyet simgesidir malum, siz tecavüze uğramış olsanız da siz masumsunuz demek istedik ve bizim o ziyaretimizden kısa bir süre sonra Time bu kadınları başlık yaptı, kapak yaptı. Bu sorun birdenbire dünyanın gündemine, daha sonra işte bu olayların sonucunda girdi. Bu büyük trajediyi vurguladılar falan ve giderek dünya büyük ilgi gösterdi. Onun sonunda bildiğiniz gibi işte şimdi bir barış dönemi Bosna’ya gelmiş bulunuyor.
Yani olaya sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum. Onu orada sergiledik. Batı Trakya’ya ben bir parti genel başkanı olarak ilk giden insan oldum. Batı Trakya’daki Türklerin durumlarını yerinde inceledik. Onlarla konuşmalar yaptık: Çeşitli sorunlar yaşandı ve bu 11 Eylül olayları eğer olmamış olsaydı Balkanlarda bir büyük gezi planlamıştık. Balkan coğrafyasını tarıyor olacaktık. Arkasından da Kafkas ve Orta Asya’daki ülkeleri ziyaret edecektik. Bu düşünceleri hala koruyorum. Önümüzdeki günlerde hem Balkanlara hem Kafkasya ve Orta Asya’ya yönelik böyle geziler yapacağız. Muhalefette bir siyasi parti olarak bizim zamanımız bol. Bu zamanı o bölgeleri daha yakından tanımak, liderleri görmek, sorunlarını dinlemek ve onlarla yakın ilişkiler kurmak için değerlendirmeliyiz diye düşünüyorum. Bu çerçevede bir hazırlık içindeyiz.
Dediğim gibi çok doğal olarak insanlar bir ortak tarihin, kültürün içinden gelmiş insanlar. Bir dayanışma sergilemek durumundadırlar. Bunu biz biliyoruz ve gereğini yapıyoruz, yapacağız. Bunun kimseye karşı ideolojik bir yaklaşım olarak anlaşılmaması gerekiyor. Biz herkesin uyumunu, uzlaşmasını, barışını istiyoruz ama birbirimize karşı kendimizi daha sorumlu sayıyoruz, daha yakından ilgili sayıyoruz. Türkiye onların yaşadığı olayları çok daha önceden yaşamış, daha önde bir ülke olarak onlara karşı büyük bir sorumluluğu var. İnşallah günün birinde Türkiye kendi ayakları üzerinde durmak konumuna gelir, ekonomik güçlükleri aşarız ve bir büyük ekonomik yardım örgütü oluştururuz inşallah, kafamda yatan projelerden birisi de budur. Böyle Türkiye 1 milyar 1.5 milyar doları ayırsa, bölgesindeki bu ülkelerin sorunlarını çözmeye yönelik, projelerini finanse etmeye yönelik bir uluslararası yardım kuruluşu gibi, bir zamanlar Amerika’nın ............. vardı. Onun gibi bir çevremize, bölgemize yönelik bir yardım kuruluşu oluştursak çok iyi olur, hem onların sorunlarını çözeriz, hem ilişkilerimiz daha ileri bir noktaya götürürüz. Ağalık vermekle olur, almakla olmaz. Biz de ağa bey olarak vermek durumundayız. İnşallah bu günleri de göreceğiz. Türkiye kendi sorunlarını belli bir noktaya getirdikten sonra çevresine de el uzatma durumunda olacak. El uzattığımız zaman bundan onlar da yararlanacak, biz de yararlanacağız. Ortak projeler gelişecek. Ekonomi gelişecek. İşbirliği, istikrar ve barış daha da yaygınlaşacak.
Evet teşekkür ederim.