CUMHURİYET HALK PARTİSİ GENEL SEKRETERİ ÖNDER SAV’ın

9 MART 2002 KADIN KOLLARI ŞENLİĞİNDE YAPTIĞI KONUŞMA

 

Çok değerli konuklar, Cumhuriyet Halk Partisi’nin her kademede görev yapmakta olan değerli yöneticilerini, bizlere sevgilerin en güzelini, en yücesini veren, şefkatin, himayenin, özverinin sınırsızlığını özümseyen kadınlarımızı, analarımızı, kardeşlerimizi en içten duygularla sevgilerimle, saygılarımla selamlıyorum.

 

8 Mart Kadınlar Günü nedeniyle bizleri buluşturan Ankara İl ve İlçelerinin Kadın Kollarını Cumhuriyet Halk Partisi Kadın Kolları Genel Merkez yöneticilerini, başta Genel Başkanları Sayın Güldal Okuducu olmak üzere kutluyorum. Kendilerine bu güzel etkinlik için teşekkür ediyorum.

 

Bu salona gelirken 8 Mart nedeniyle bir konseri, bir şenliği dinlemeye geldiğimi düşünüyordum. Ama görüyorum ki, burada bir farklı manzara var. Burada 1999 seçimlerinde parlamento dışı bırakılmış bir partinin iktidar hazırlığını görüyorum. Bu coşku, bu güzellik, bu görkem, bu kadınlarımızın bize yaşattığı güzellik ve coşku Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidar yürüyüşünü başlattığının en somut göstergesidir Ankara’da.

 

Böyle bir günde görüyorum ki, Ahmet Taner Kışlalı Salonuna sığmamaya başladık. Görüyorum ki, salonda oturulacak hiçbir yer yok, ayakta dinleyenlerimiz var. İnanıyorum ki yarın Ahmet Taner Kışlalı Salonu vb. bize az gelecek. Biz meydanlardan taşacağız. Olası bir seçimde kaçınılmaz bir seçimde Altıok’u Anadolu’ya taşıyacağız. Altıok’un ışığını, umudunu, Anadolu insanın gönlüne yerleştireceğiz. Bugün ülke çaresiz, sahipsiz, umutsuz diyenlere çarenin var olduğunu kanıtlayacağız. Çözümün Altıok, çarenin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu ispatlayacağız.

 

46 yıllık siyaset yaşamı olan siyaset adamı Önder Sav’ın varsa eğer siyasi başarısında kadınlarımızın büyük desteği, katkısı, itici gücü çok önemli bir yer tutmaktadır. Ben siyasi yaşamım boyunca bana desteğini, katkısını esirgemeyen kadınlarımıza ve şimdi aranızda bulunan eşim Çiğdem’e minnettarlığımı ifade ediyorum. Teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Uzun bir siyasi yaşamda Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir ayrıcalık olduğunu hep gözlemişimdir. Cumhuriyet Halk Partili kadın olmak, Atatürk’ün kendisine kazandırdıklarının, aydınlanma devriminin getirdiklerinin bekçisi kadın olmak daha başka bir ayrıcalıktır.

 

Cumhuriyet Halk Partisi; kadın, aydın, demokrat ülkesinin sorunlarının bilincindedir. Bu ayrıcalığı en erken farkeden aydınlanmacı Yüce Atatürk’dür. Bakınız Yüce Atatürk kadınlarımız için ne diyor; “Bir millet, bir toplum erkek ve kadın denen iki cinsten meydana gelir. Kabil midir ki, cinslerden birini ilerleterek diğerini kendi haline bırakarak ülkeyi geliştirmek, mümkün müdür ki, cinslerden birini toplumun yarısını toprağa bağlayarak, zincirleyerek öbür cins, yükseltmek, ülkeyi yükseltmek.” Ne güzel söylemiş Yüce Atatürk. Kadının önemini ne kadar ince anlatmış. Bununla da kalmıyor. Kurtuluş Savaşında kadının önemini çok iyi görüyor. Evet cephede süngü süngüye mücadele eden erkeklerimiz. Ama o erkeklere cephe arkasında hizmet sunan, ordunun hayatta kalmasını, ayakta kalmasını sağlayan kadınlarımız var. Çift süren, tarla eken, ormanda odun kesen, kereste getiren, kağnısıyla, sırtıyla kucağındaki bebesiyle kar, kış, sıcak demeden erkeğine cephane yetiştiren kadın var. o ilahi Anadolu kadını var erkeğin arkasında Kurtuluş Savaşında.

 

İşte Yüce Atatürk bunun önemini görüyor ve çok önemli bir şeyi de yaşamında sezinliyor. Cephede yalın ayak karın üstünde yürüyerek kağnısının arkasında giden, sırtındaki peştamalın içinde bebeğini önemsemeyen, ona örtmesi gereken yorganı, kar sepiliyor, devlet malıdır nem kapmasın diyerek mermilerin, cephanelerin üzerine örtü seren yüce Türk kadınını bir kere daha anımsıyorum. Saygıyla, sevgiyle önünde bir kez daha eğiliyorum.

 

Elbette Atatürk gibi tarihin ender yetiştirdiği bir lider gemileri gözünü kırpmadan yakabilen, arkasına bakmadan sürekli devrimcilikte yürüyen bir lider Türk kadının bu fedakarlığını, bu ayrıcalığını görmezden gelemeyecekti. Nitekim görmedi de. 1926’da Türk Medeni Kanununu armağan etti ülkemize. O kanunla Türkiye’de kadın teokratik devletin kalıplarından çıkıp demokratik devletin kurumlarına yerleşiyordu. O kanunla kadın tek eşliliğe kavuşuyordu. Miras hakkında erkeğiyle eşit haklara kavuşuyordu. Çocukları üzerinde velayeti eşit kullanma hakkına kavuşuyordu ve malların paylaşımında daha önceki dönemlerden farklı statüye oturtuluyordu.

 

Bunlarda yetmedi. Yüce Atatürk kadının itici, yaratıcı, yapıcı gücünü yakaladığı için daha çağdaş ülkelerde kadınların erişemediği hakları Türk kadınına tanıyordu. 1930’da belediyelerde, 1933’de muhtarlık ve ihtiyar heyeti seçimlerinde, 1934’de milletvekili genel seçimlerinde kadının seçme ve seçilme hakkını tanıyordu.

 

Bunlarla da kalmayıp diğer pek çok kanunda kadınların haklarını olabildiğince tanımayı, tanıtmayı hem kendisine görev biliyor hemde bir talimat olarak çalışma arkadaşlarına veriyordu. Ama gelin görün ki, günümüzde geldiğimiz nokta çok o kadar iç açıcı değil. bakıyoruz toplumumuzda kadınlarımızın aile sahip olduğu taşınmazlarda, gayi menkullerdeki hakkı sadece %8, kadınlarımız içinde tarlada çalışma oranı %49, özgür iradesiyle eşini seçemeyen, ailesinin güdümü ile evlenmeye razı olan kadınlarımızın sayısı %67.

 

Başka kadınlarımızda var. Kaybolan, kaybedilen yavrularını arayan, onların hasretiyle yanana, soğuk bir mezar taşına bile sarılma hakkı ellerinden alınan kadınlarımıza var ülkemizde. Bu ve benzeri sıkıntılar ortada iken ben konuşmamın başında bir gaf yapmadım. Bilinçli olarak sizin Dünya Kadınlar Gününüzü kutlamadım. Ülkemin kadınları bu sıkıntıda iken Dünya Kadınlar Gününün kutlanması bir başka bahara kalsın diyorum. Nasıl bir bahar diyorum. Kadının  erkeğiyle eşit haklara kavuşacağı, siyasette eşit haklara kavuşacağı, dün Ankara Valiliği yaptığı gibi sanat etkinliği düzenlemek isteyen kadınlara valiliğin mani olmayacağı, engel olamayacağı, böylesine günlerde kadınlarımızı hazırlamak gereğini duymayacağımız günlere erteliyorum.

 

Evet, Dünya Kadınlar Gününün ertelenmesini daha güzel günlere bırakıyoruz. Ama ülke sorunlarını ertelemiyoruz. Ülkenin acil çözüm bekleyen sorunları var. parlamentoda değiliz ama o sorunların takipçisiyiz, izleyicisiyiz, çözüm arayıcısıyız. Parlamentodaki partilerden daha çok  çözüm arayan sorumlu bir muhalefet partisiyiz.

 

Ülkemiz bugün gerçekten de insanların hak ve özgürlüklerinin sınırlandığı, ekonominin dar boğaza geldiği günlerden geçiyor. Çok uluslu şirketlerin güdümünde devletin küçültülmesi olumlu İslamcılık, ikinci cumhuriyetçilik, globalleşme, küreselleşme, yeni Osmanlılık, yeni mandacılık gibi kavramların ülkemizin gündeminde yer tutmaya, yapılaşmaya başladığı, bir kısmının da yapılaştığı günleri yaşıyoruz.

 

Tıpkı 1919’da Samsun’dan Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı aydınlanma yürüyüşündeki günlerdekine benzer bir manzara içindeyiz. Ülkeyi bugünlere devletten aldığı krediyi devlete güvenerek ödememe durumuna itilen dürüst işadamı getirmedi. Sabah erken yola çıkarak, çoluğunun çoğunun nafakasını kazanabilmek için kepenk açan ama siftah yapmadan kapatan esnaf getirmedi. 1,5 milyona yaklaşan işsizler, işsizliğe itilen insanlar getirmedi. Acaba pazarda filemi nasıl doldururum, mutfakta tenceremi nasıl kaynatırım diyen onurlu Türk kadını hiç ama hiç getirmedi ülkeyi buraya.

 

Elbette bu badireden çıkış yolunu bulacak Türkiye. Ama biraz gecikti. Biraz geciktirildi. Cumhuriyet Halk Partisi’ni parlamento dışı bırakanlara sormak gerekir bu gecikmenin nedenini. Biz 1999’de doğruları söyleyerek halkımıza gelecekte bugünlerde başlarına geleceği anlatarak barajın altında kaldık. Bir bedel ödedik. Eğer ülkemizin kurtuluşu için, eğer insanımızın esenliği için, eğer mutfakta tenceresini dolduramayan, pazarda filesini dolduramayan kadınımız için bir bedel daha ödemek gerekiyorsa o bedeli de ödemeye hazırız.

 

Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Merkezi 1999’daki yanlışlıkları görerek, özür dilemek için Genel Merkezin merdivenlerini tırmananlarla dolup taşıyor. Genel Başkanımızda kimi konuşmalarında değindi. Bir kez de ben anımsatayım. Ankara Ticaret Odasının Başkanı Sinan Aygün, tüm medyanın huzurunda 1999’da size çok kızmıştım. Hükümeti niçin devirdiniz diye öfkelenmiştim. Ama şimdi yönetim kurulumla beraber sizden özür dilemeye geldim diyordu. Türkiye’de büyük sendikalardan birinin genel başkanı, yine Cumhuriyet Halk Partisi binasında, yine medyanın önünde yanlış yaptıklarını, gençmiş dönemde başka siyasal partilere oy verdiklerini ama şimdi ilk seçimde Cumhuriyet Halk Partisi’ne oy vereceklerini söylüyor. Gittiğimiz her yerde köylümüz, üreticimiz, esnafımız bileklerini göstererek, keşke bu bileği kırsaydım da falanca partiye oy vermeseydim diye sesleniyor.

 

Bunlar yaşamlarında Cumhuriyet Halk Partisi’ne hiç oy vermemiş olanlar. Ben bunlara kızmıyorum. Bunları sevgi ve hoşgörüyle karşılıyorum. Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nde Genel Başkanlık yapmış, milletvekilliği yapmış, başbakan yardımcılığı yapmış, bakanlık yapmış, belediye başkanlığı yapmış olanların, hep alıp hiç vermeyenleri kınıyorum, ayıplıyorum.

 

Hiç kimse Cumhuriyet Halk Partisi’nden büyük değildir. Her kim ki kendisini Cumhuriyet Halk Partisi’nden büyük görmeye başlarsa kendisini Cumhuriyet Halk Partisi’nin kapısının dışında bulur.

 

El bilirliği ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni ülkenin umudu haline gelmiş, çözüm partisi haline gelmiş Cumhuriyet Halk Partisi’ni bir yerlere taşımaya çalışıyoruz. Onun için adı şenlik olsun, konser olsun 8 Mart Dünya Kadınlar Günü olsun böylesi buluşmalarda bazı doğrularda birleşmemiz gerekiyor. 1919’larda aydınlanma meşalesini yakanların izinden giden, onların ilkelerinden ödün vermeyen, parti olarak, üyeler olarak, sempatizanlar olarak belli doğruları birbirimize aktarmamız gerekiyor.

 

Kemalizm’in öyle şimdilerde kulağımıza geldiği gibi kimilerinin sandığı gibi 1920’lerde yapılan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel devrimlerle bitmediğini, tükenmediğini, dondurulmadığını, kalıplaşmadığını birbirimize söylemeliyiz. Kemalizm toplumcu, çağdaş, sürekli devrimcilik özünü içeren bir çağdaşlaşma ideolojisidir. Bunu birbirimize tekrarlamalıyız ve 1919’larda bize aydınlanma meşalesini devredenlerin  mücadele kararlılığı içinde olmalıyız O sürekli devrimcilik ateşini içimizde söndürmeden her türlü güçlüğe, içimizdeki ve dışımızdaki her türlü engele karşı uzun soluklu yürüyüşümüzü sürdürmeliyiz. Çetelere, mafyalara, banka hortumcularına, soygunculara karşı ve onlarla işbirliği yapan siyaset adamlarına karşı mücadelemizi sürdürmeliyiz. Yeni mandacılığın, yeni Osmanlıcılığın, çok uluslu şirketlerin güdümünde dayatmaya başladıkları sömürüyü yok edinceye kadar, ülkemizde iki de bir gelip giden IMF yetkililerinin ekonomiden ellerini çektirinceye kadar. Conkslerin, ...... halkın %75 desteğini halmış bir cumhurbaşkanı için, onun da ipini çektiler demeye cüret eden .............’un siyasetten elini çektirinceye kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Depremzedelerin paralarına el atan, TBMM’deki hükümet yandaşlarının oylarıyla sözde kurtulmuş olan Korel Aydın hesap verinceye kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Merve Kavakçı’nın yakasına yapışmak isteyen cumhuriyet savcısının, Emlak Bankası soygununa adı karışanları sorgulamak isteyen cumhuriyet savcısının yakasına yapışan siyasi elleri kırıncaya kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Gençlerimizin, nice devrimcilerin, aydınların, gazetecilerin, faili meçhul cinayetlerle kanına giren, bileklerine kadar kana bulanmış şerefsiz hesap verinceye kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Bu ülkede suçlular hesap verinceye, suçsuzlar aklanıncaya, büyük önderlerimizden İsmet Paşa’nın söylediği gibi Namuslular, namussuzlar kadar cesur oluncaya kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu. Sivas’ta yıkılacak diyerek heyeti temsiliyenin oluşturulduğu kongre binasını taşlayan, Madımak Oteli’ndeki tek kurşunları saz çalmak, beyit söylemek, semah dönmek, ülkeyi aydınlatmak olan insanlarımızı diri diri yakan yobazlık son buluncaya kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.  Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız diyen, dini siyasete alet eden zihniyet Türkiye’den yok oluncaya kadar mücadelemizi sürdürmeliyiz.

 

Malatya’nın, K.Maraş’ın, Çorum’un olaylarında katil zanlısı olarak yargılanan, kimi zaman aşımından kurtulan, kimi aftan yararlanan, ama bugün TBMM’nin koltuklarında, ama bugün bakanlık kol........................... (acaba sabotaj mı diyecektim, veya mikrofon benim bu kadar yüklenmeme dayanamadı mı diye endişe edecektim ama) (elektirik kesintisi)

 

Bugün milletvekili koltuklarında oturan, bakanlık koltuklarında oturan katil zanlıları hesap verinceye kadar mücadelemiz sürecektir. 

 

Gündemimiz böylesine kabarık ve yüklü. Bunlar benim aklıma geliveren sıraladıklarım. İnanıyorum ki, başka arkadaşlarım gelse çok farklı, başka şeyleri söyleyecekler. Şimdi bu salonu dolduran, beşte dördünü teşkil eden kadınlarımıza büyük görev düşüyor. Ülkenin bu ortamında CHP ile birlikte, CHP bayrağı altında ülkenin kurtuluşunu hazırlamaktır. Nasıl Kurtuluş Savaşı’nda ülkeyi kurtarmışsa, nasıl cumhuriyeti korumuşsa erkeğiyle beraber. Şimdi yine erkeğiyle beraber Türkiye’yi yeniden kurmanın, Türkiye’yi yeniden kurtarmanın uzun soluklu bir mücadelesinde yürüyoruz. Tıpkı yüce Atatürk’ün söylediği anlamlı sözdeki gibi. Ne diyor yüce Atatürk; “Devrim güneş kadar parlak, güneş kadar sıcak ve güneş kadar bize uzaktır. Ben yönümü o güneşe bakarak tayin ederim. Sıcaklığı ve parlaklığı beni yakıncaya dek ilerlerim. Sonra dururum. Sonra tekrar ilerlemek üzere yol alırım.”

 

Bu ne biçim devrim anlayışı. Bu çağdan çağa ölmeyecek, kuşaktan kuşağa taşınacak sürekli devrim anlayışı. İşte bizler Atatürk’ün çizdiği bu sürekli devrimcilik ateşini içimizde yaşatan, işte siz kadınlar bu sürekli devrimcilik ateşinde yanmayı göze alan militanlarsınız. Yolunuz açık olsun, gazanız mübarek olsun. Hoşçakalınız.


 Ana Sayfa | Güncel | Serbest Kürsü | Ne nedir | Kim Kimdir | Dayanışma | Araştırma İnceleme | Edebiyat | LinklerTartışma