|
CUMHURİYET
VE LAİKLİK
(Yargıtay
Başkanı Sami Selçuk’un Açış Konuşması Üzerine)
Prof.
Dr. Alpaslan IŞIKLI
Sayın
Sami Selçuk’un adlî yılı açış konuşmasında dile getirdiği
ve esas olarak kendi şahsına ait olduğu anlaşılan görüşler,
cumhuriyet ve laiklik konusunun gündemden eksik olmayan yerine yeni
vurgular getirmiştir.
Sami
Selçuk’un şahsı adına yaptığı anlaşılan bir konuşmanın
böylesine geniş yankılar uyandırmış olmasının elbette ki
belli bazı nedenleri vardır.
Ne
olursa olsun ve haklı olarak bu konuşma, yargının en üst
kademelerinde yeri olan bir kişinin konuşması olarak algılanmıştır.
Konuşmanın
etkili olması için özel bir özen gösterildiği anlaşılmaktadır.
Bu konudaki özen, bugüne dek Yargıtay başkanlarında görmeye alışık
olmadığımız ölçüde görkemli bir yargıç cüppesinin seçilmiş
olmasıyla başlamış, başka bazı biçimsel öğelerle
bütünlenmiştir. Konuşma metninin, gerekliliği anlaşılamayan
bazı dipnotlarıyla bezenmiş olması da etkileyiciliğini artırma
çabasının ürünü gibi görünmektedir.
Sayın
Selçuk, çok iddialı ve bin yıllık zaman dilimi içinde özel bir yeri olan bir konuşma yaptığı inancında olduğunu
gizlememektedir. Konuşmasının hemen başlarında “Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını
bağışladı” demekte ve eklemektedir: “Bu
bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem”(s.1).
Demek oluyor ki sayın Selçuk’a göre, kendisine Tanrı tarafından
üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağının bir
ayrıcalık olarak bağışlanmış olması, ilk akla gelen olasılıktır.
Bunun bir kesinlik olarak doğrulanmasının, kendisini alkışlayanlara
bırakılmış olduğu tahmin edilebilir.
Güncel
olayların gerisinde yatan ilahî takdire dayalı nedenlerin
izlerini yakalama iddiası, Sami Selçuk’la sınırlı bir eğilim
değildir. Bilindiği üzere, Sami Selçuk’un birlikte olmakta bir
sakınca görmediği bir topluluğun başında yer alan Fethullah Gülen
de, Cemal Tural’ı övdüğü için arabayı devirdiğini ve Kâbe’de
sineklerin, sahip olduğu ayrıcalıklar nedeniyle olacak, kendisini
sokmadıklarını... ileri sürebilecek kadar bu işte ileri gitmiştir.
Esasen,
Sami Selçuk, açış konuşmasını yalnızca bir “müçtehit”
olarak değil, aynı zamanda bir “mürşit”
ve bir “mücahit”
olarak yapmak ihtiyacını dile getirmekle(s.4) de kendisine tanıdığı
veya kendisine tanındığına inandığı misyonun niteliğini gözler
önüne sermiştir.
Kuşkusuz,
Selçuk’un konuşmasının oldukça geniş bir kesimden gördüğü
desteğin gerisinde,12 Eylüle ve 12 Eylül Anayasasına karşı
duyulan öfke ve alerjinin rüzgarını arkasına alabilmiş olmasının
da önemli bir payı vardır. Selçuk, 12 Eylül Anayasasına, gayri
meşru olduğunu ileri sürebilecek ölçüde karşı çıkmıştır
(s.53). 12 Eylüle karşı çıktığı için Selçuk’un
kendileriyle aynı paralelde olduğu sanısına kapılanlar, bir
yanlışın her karşıtının kaçınılmaz olarak doğru olmayacağını
unutmuş görünüyorlar. Bir yanlışın sayısız karşıtları
bulunabilir ve bunların pek çoğu da yanlış olabilir.
Selçuk’un
12 Eylüle karşıtlığının özel bir niteliği vardır. Gerçekte,
Selçuk’un konuşmasında, 12 Eylülün sağladığı, neoliberal
anlayış doğrultusundaki “devletin
küçültülmesi” stratejisine uygun düşen siyasal ve
hukuksal dönüşümleri yeterli görmeyen ve bu stratejinin din
politikası konusuna da uzanmasını arzulayan bir tutum sergilenmiştir.
Dolayısıyla Selçuk’un konuşmasında yansıyan temel bakış açısı
ile 12 Eylülün temel felsefesi arasında özünde bir karşıtlık
değil, bir paralellik ve eş yönlülük vardır. Her ikisi de ulus
devleti, küreselleşen dünyanın gereklerine uygun bir yapıya
sokma amacıyla yola çıkmıştır. Bu durum, 12 Eylül Anayasasının
yürürlüğe girmesiyle, Sami Selçuk’un hukukçu kariyerindeki
önemli bir sıçramayı gerçekleştirerek Yargıtay üyesi olmasının
hemen hemen aynı tarihe rastlamasında da ifadesini bulmaktadır. O
tarihlerde yeni Anayasa girişimi karşısında en ufak bir karşıtlık
taşıyanların, değil terfi etmek, emeklilik haklarıyla birlikte
tüm mesleki haklarını kaybetmek ve hapse girmek durumuyla karşı
karşıya kaldıklarını anımsayanlar, bu rastlamanın anlamını
takdir edeceklerdir.
Olumsuz
bir örneği ön plana çıkartarak, tümüyle devleti ve kamu müdahaleciliğini
mahkum etmek ve bu yolla “devletin
küçültülmesi” yönündeki ideolojilerine dayanak sağlamaya
çalışmak, neoliberallerin öteden beri başvurdukları bir yöntemdir.
Neoliberalizmin ilk fikir babası Von Hayek, 1944 yılında yayınlanan
“Esarete Giden Yol” (The
Road to Serfdom) isimli kitabında bu yöndeki görüşlerini açıklarken,
Hitler’in devletinin özgürlükler ve demokrasi açısından ne
denli olumsuzluklar yaratmış olduğunu, görüşlerine dayanak
yapabilmişti.
Sami
Selçuk da 12 Eylül anayasasının ve devletinin olumsuzluklarına
dikkat çekerek, neoliberal tezlerin ülkemizdeki uzantılarına
kendince geçerliliği olan yeni kanıtlar getirmiş olmaktadır.
Oysa, 12 Eylülün olumsuzluklarının çaresi, neoliberal çözümlere
sığınarak bulunamaz. Gerçekte, 12 Eylülü getiren, evrensel
boyutlu bir karşı devrim dalgası niteliğiyle doğmuş olan
neoliberalizmdir. Ekonomik boyutları bakımından
24 Ocak kararlarında ifadesini bulan neoliberal çözümler,
12 Eylülün sağladığı hukuksal ve siyasal dönüşümler
sayesinde hayata geçirilebilmiştir.
Tüm
bu çabaların gerisinde yatan temel yanlışlık, devleti, değişmez
bir biçimde ve kaçınılmaz olarak, halkın, demokrasinin ve özgürlüklerin
karşısında yer alan olumsuz bir unsurmuş gibi gösterme kurnazlığından
kaynaklanmaktadır. İkinci cumhuriyetçileri, yobazları, bölücüleri...
aynı potada eritmeye yarayan sihirli formüle bu yanlışlığı
benimsetmek suretiyle varılabilmektedir. Oysa, çelişkilerle dolu
olan bugünün toplumlarında her şey gibi devlet de çelişkili
bir gerçekliktir. Tüm ilericilere ve demokratlara düşen, sınıf
mücadelesinin alanlarından birisi olan devleti olabildiğince
halktan ve emekten yana yapmak ve bu yönde
büyütmek için mücadele etmektir; devleti küçültmek değil.
Çelişkiler,
tutarsızlıklar...
Montesquieu’den
Etyen Mahçupyan’a kadar değişik düzeydeki ve türdeki pek çok
kişiden alıntılar yapmış, pek çok konuda, pek çok malumatı
ve görüşü alt alta yığmış olan sayın Selçuk, bunlar arasında
uyum ve tutarlılık sağlamaya aynı derecede özen göstermiş değildir.
Bu konudaki tüm örnekleri sıralamaya ne gerek, ne de yazının
hacmiyle ilgili sınırlılıklar yüzünden, ne de olanak bulunduğunu
sanmıyorum. Dolayısıyla, yalnızca bazıları üzerinde durmakla
yetineceğim.
1)
Sayın
Selçuk, konuşmasının hemen başlarında Cumhuriyetin 75. ve Atatürk’ün
ölümünün 60. yılını geride bıraktığımızı belirttikten
sonra, “avlanma çağı”nın bittiğini ve “haklar
ve özgürlükler çağı”nın başladığını ifade
etmektedir (s.1). Böyle bir ifadede bulunmakla, Atatürk’ü ve
Cumhuriyeti haklar ve özgürlüklerin karşıtı olan bir “avlanma
çağı”nı simgelemek üzere kullanmış olduğunu, sayın
Selçuk’un fark etmemiş olması mümkün müdür?
Öte yandan, Selçuk,
“haklar ve özgürlükler çağı”nın
başlangıcı olarak nitelendirdiği 2000’li yılların eşiğinde,
yeryüzünde derin bir gelir adaletsizliğinin bulunduğuna dair
rakamlar sıralamaktadır (s.3). (Selçuk’un verdiği bu rakamlar,
UNDP kaynaklı olmasına rağmen, bir gazete makalesine gönderme
yapılarak verilmiştir. Bu da konuşma metninin, dipnot tekniği açısından
uyulması gereken kurallarla ilgili bir başka yönüne örnek teşkil
etmektedir.)
Ayrıca, Selçuk,
bu tespitinin hemen ardından
“Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden yalıtılmış
bir hukukun ruhsuz diliyle ahlak ve aklın silahlı bekçiliğine özenmişlerdir”
demeyi de ihmal etmemiştir(s.3). (İsimlerini zikretmediği bu “kimi devletler”in başında ABD ve İngiltere’nin geldiğinde,
kimsenin kuşkusu olmasa gerektir. Oysa Selçuk, aynı konuşmasında,
hukukun üstünlüğü ilkesini hayata geçirdikleri için
Anglo-Sakson ülkelerine, yani ABD ve İngiltere’ye methiyeler düzmekte(s.33-36)
bir sakınca görmemiştir.)
O zaman sormak
gerekmez mi; “Haklar ve
özgürlükler çağı” giderek derinleşen gelir
adaletsizliklerinin hüküm sürdüğü, adalet özünden yalıtılmış
silahlı bekçilerin egemenliğin de mi gerçekleşecektir!
2)
Selçuk,
“hikmet-i hükümet” gerekçesiyle
baskı yolunu seçen kıta Avrupası iktidarlarını eleştirmektedir.
Ama, hangi mantıkladır bilinmez, bunu yaparken, William Pitt’in
hikmet-i hükümetin karşılığının devlet zorunluluğudur demiş
olmasını, görüşünün kanıtı olarak
zikretmektedir(s.35). Oysa, Pitt, bir kıta Avrupası ülkesinde
değil, İngiltere’de başbakanlık yapmıştır.
3)
Selçuk,
tarihin sonunun geldiği tezini ortaya atmış bulunan neoliberal küreselleşmenin
ideologlarının haklı olduğunu ifade ediyor (s.21). Bu bir görüştür,
tartışılabilir[3].
Ancak, bir yandan, “devletin
görüşler, inançlar karşısında yansız olması” gerektiği
savunulurken (s.11), diğer yandan, bu ölçüde dogmatik bir
ideolojik inancın, devletin temel kurumlarından biri olan Yargıtayın
ağırlığının arkasına sığınılarak ortaya konulmuş olmasındaki
çelişkiyi anlamak zordur.
4)
Tarihin
sonunun geldiği, yani neoliberal düzenin sonsuza kadar yaşayacağı
iddiasının tanığı olarak yararlanılan kaynaklar arasında Nazım
Hikmet’in bazı dizelerine de yer vermiş olması(s.20) ise anlaşılmaz
olmanın ötesinde bir davranıştır. Koca şaire çok haksızlık
yapılmıştır; böylesini ve bu kadarını ise Sami Selçuk
yapabilmiştir.
5)
Selçuk,
tarihin sonunun geldiğini söyleyenlerin korosuna katıldığını
söylüyor ve çünkü dedikten sonra, bu görüşünü doğrulamak
için demokrasinin erdemini ifade eden bir cümle ekliyor (s.21).
Oysa, tarihin sonunun geldiğini iddia edenler, neoliberal düzenin
ebedi ve değişmez olduğunu ileri sürmektedirler. Selçuk,
demokrasinin ebedi olacağı yönünde bir tespit yapmakla,
neoliberal düzen ile demokrasiyi bir çırpıda aynı
torbaya koyabilecek kadar el çabukluğu ve marifet sahibi olduğunu
göstermiş oluyor.
6)
Neoliberal
ideolojiden yana tavır koymakta bir sakınca görmeyen Selçuk,
genel olarak ideolojilere karşı tavır koymaktan da geri kalmıyor(s.11,19).
Selçuk, ideoloji karşıtlığını güçlendirmek için Atatürk’ten
yararlanmayı da ihmal etmemiştir. “İdeolojiler,
Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler” diyor
ve J.P. Sartre’a gönderme yaparak ekliyor: “Zira
ampirik olarak yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren
ideolojiler, fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar”(s.8).
Evet,
sıralanan nitelikleri taşıyan ideolojiler demokrasi ile bağdaşmazlar,
doğru. Ama, tüm ideolojiler sıralanan bu nitelikleri taşırlar mı?
Görülüyor ki Selçuk, tüm ideolojileri bir çırpıda aynı
torbaya koyacak kadar da
mahirdir. Gene de bir soru yanıtlanmış değildir. Tüm
ideolojilere böylesine derin olumsuzluklar atfeden Selçuk,
kendisinin de bir ideolojinin yandaşı olmasını bu görüşüyle
nasıl bağdaştırıyor?
Bazı
insanların, bu gibi durumlarda herhangi bir müşkülleri yoktur.
Ömrü boyunca nesir konuştuğunu bilmeden nesir konuşmuş olan
Molière’in M. Jourdain’i gibi, onlar da, herhangi bir
ideolojiye bağlı olmadıklarını sanabilirler. Kimileri de
herhangi bir ideolojiye değil, yalnızca, kimsenin reddetmesi mümkün
olmayan ve tartışılmaz derecede bilimsel veya dinsel bazı gerçeklere
bağlı olduklarını savunurlar. Yani, totaliter ve bağnazdırlar.
7)
Sayın
Selçuk, çok önemli konulara ilişkin bazı iddiaları, sanki
bilimsel bir doğruymuşçasına ve kesin bir dille ortaya
koyabilmektedir. Selçuk’a göre, “Tutuklanma
Hitler’i yaratmıştır. Sürgün Lenin’i yaratmıştır. Sürgün
edilmesiydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı
olarak Duma’da noktalayacaktı”(s.14). Yakın
tarihin çok önemli iki olgusuyla isimleri özdeşleşmiş
olan Hitler’in, Lenin’in ve temsil ettikleri akımların tarih
sahnesine çıkışlarını belirleyen faktörleri, böylesine
nedenlere bağlayarak bir iki cümle içinde açıklayıvermek,
tarih yazım tekniği bakımından yeni bir çığır açacak ve
siyasal tarih sınavlarındaki başarı oranını fevkalade artıracak
ölçüde kolaylıklar sağlayabilir; ancak, aynı nedenle büyük
yanlışlıklara düşmek de kaçınılmaz olabilir. Faşizmin ve
Bolşevizmin doğuşuna zemin hazırlayan derin ve son derece karmaşık
faktörleri görmezlikten gelmek mümkün müdür? Belki bir ayrıntı
ama, ayrıca belirtmek gerekir ki Duma’ya katılmayı Lenin’in
kendisi reddetmiştir; hem de bir çok kere...[4]
Cumhuriyet
ve demokrasi
Cumhuriyet
ve demokrasi, özünde aynı anlama gelen, fakat, farklı etimolojik
kökenlerden gelen iki sözcüktür. Cumhuriyet, Arapça
kökenlidir; demokrasinin kökeni ise eski Yunanca’ya dayanır.
Buna
karşılık, Selçuk, demokrasiyi ve cumhuriyeti birbirinden farklı
ve hatta birbirlerine karşı kavramlar gibi gösterme çabası içindedir.
Bunun için, öne sürdüğü gerekçeleri birbiri ardından sıralamıştır;
ama, hiç birisinin tutarlı bir dayanağı yoktur. Nereden çıkarmaktaysa,
cumhuriyetin eşitlikçi
olmadığı iddiasındadır (s.38). Oysa, “eşitlik”
kavramının çağdaş dünyanın gündemindeki yerini alması,
krallığın veya padişahlığın yıkılması ve cumhuriyetin
kurulmasıyla sonuçlanan devrimlerin ana unsurunu oluşturmuştur.
Cumhuriyetin ufku darmış, demokrasinin ülküsü sonsuzmuş... vs.
vs.
Kuşkusuz,
adı cumhuriyet olan ve fakat eşitliğe yer tanımayan, dar ufuklu
pek çok rejim vardır. Ama aynı durum demokrasi açısından da söz
konusudur. Yeryüzü, hukuka ve eşitliğe yer tanımayan sözde
demokrasilerle doludur.
Ancak,
hemen belirtelim ki sayın Selçuk, cumhuriyet ile demokrasiyi karşı
karşıya getirmek çabasında yalnız değildir. Çok değişik
saflarda yer alıyormuş gibi görünen geniş bir koro bir süredir
bu temayı terennüm edip durmaktadır. Benzer görüşleri, bir açık
oturumda birlikte bulunduğum Abdurrahman Dilipak’tan da dinlemek
fırsatına eriştiğim için, bu kavram karışıklığı ile neyin
sağlanmak istendiğini anlamakta belli bir kolaylığa sahip
bulunduğumu sanıyorum.
Gerçekte
bu insanların hiç birisi, demokrasi ile cumhuriyetin özdeşliğini
bilmeyecek kadar cahil değildir. Öyleyse, cumhuriyeti demokrasinin
karşısında bir engel, bir ayak bağı gibi gösterme yönündeki
çabaların gerçek nedeni ne olabilir? Başında seçimle gelmiş
bir cumhurbaşkanının yer aldığı bir cumhuriyet rejiminden başka
bir yönetim biçiminde mi demokrasi daha uygun bir zemine oturmuş
olacaktır? Asıl anlatılmak
istenilen bu mudur? Kanımca, Selçuk’un “taçlı
demokrasi”nin ülkesi İngiltere’ye duyduğu hayranlık, içinde
bulunduğumuz yılda saltanatın 700.yılının kutlanması
konusunda sergilenen tutumla bir arada düşünüldüğünde, bu
soruların yanıtını içermekte olan tablonun çizgileri biraz
daha açıklık kazanmaktadır.
Laiklik
ve laikçilik
Laiklik
sözcüğü, dilimize Fransızca’dan geçmiştir. Laik temele
dayalı öğreti anlamına gelen “laïcisme”
sözcüğünün karşılığı olarak kullanılagelmektedir.
Fransızca’da,
ayrıca, “laïcité” sözcüğü
vardır, laik olma niteliğini ifade eder. Bu sözcüğün ifade
ettiği anlam da, dilimizde, genellikle gene laiklik sözcüğü ile
karşılanmaktadır.
Sami
Selçuk, kendi yandaşı olan bir takım köşe yazarlarıyla ağız
birliği ederek, bu sözcüklere değişik karşılıklar bulmuştur
ve bunları değişik anlamlarda kullanmaktadır. Selçuk’a göre,“laïcité”nin
karşılığı laikliktir; “laïcisme”in
karşılığı olarak da söz konusu
köşe yazarlarının uydurdukları “laikçilik”
sözcüğünü kullanmaktadır. Selçuk, “laikçilik”
sözcüğünü ne anlamda kullandığına da kendince bir açıklama
getirmektedir. Belirttiğine göre, “laikçilik...
laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir”(s.39).
Ayrıca
bilinmektedir ki “laikçilik”,
bazı köşe yazarlarının dilinde, laiklikle alay etmek için
kullandıkları bir hakaret sözcüğüdür.
Belli
sözcüklerin çarpıtılarak alay içeren anlamlarda kullanılması
söz konusu olduğunda, bizim hukuk hocamız, ölümsüz insan
Muammer Aksoy’u anımsamamak elde değildir. Hocamız, hukukçu
kisvesi altında, hukukçu niteliğiyle bağdaşmayan işler yapmaya
kalkışanları anlatmak için, bunların yaptığı hukuk değil,
“guguk”tur derdi.
1930’ların
bekçiliği
Sayın
Selçuk “1930’ların bekçiliğine
özenme”ye karşıdır(s.9 ve
6, 54).
Elbette
ki Atatürk zamanında ne, ne kadar yapıldıysa onu yapmak, her şeyden
önce Atatürk’ün belirlediği devrimcilik ilkesiyle bağdaşmaz.
O, temelleri atmıştır. Üstüne yeni kazanımlar inşa etmek,
ondan sonra gelenlerin sorumluluğudur.
Ancak,
bir binanın yapımında, yeni katlar yükseltmek ve çatıyı
kurmak için temeli yıkmak veya temeli korumaktan vazgeçmek
gerekmez. Tam tersine binanın sağlam olması için temelin iyi
korunması gerekir.
1930’lar
ne ifade eder? Bunları özetle şöyle sıralayabiliriz:
1)
1930’larda,
planlı bir devletçilik sayesinde ülkemizin tarihinin hiç bir döneminde
görülmemiş ölçüde parlak ekonomik atılımlar gerçekleştirilmiştir.
Oysa tüm dünyada 1929-30 yıllarında doruğa ulaşan büyük
ekonomik bunalım yaşanmaktadır;
2)
Siyasal
alanda, tüm dünya faşizmin ve nazizmin önlenemeyen yükselişine
tanık olurken, Atatürk, bu yöndeki önerileri kesinlikle reddetmiş
ve demokratikleşme yolunda direnmiştir;
3)
1934’te,
kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır;
4)
Laiklik
ilkesi benimsenmiştir;
5)
1932’de
İzmirli İbrahim Hakkı’nın, 1936’da Elmalılı Muhammet
Hamdi’nin Türkçe Kur’an tefsirleri yayınlanmıştır;
6)
1937’de
Altı Ok Anayasaya sokulmuştur;
7)
Kültürel
alanda Türk Dil Kurumunun ve Türk Tarih Kurumunun temelleri atılmıştır;
8)
1932’de
Halkevleri kurulmuştur;
9)
1940’da
açılacak olan Köy Enstitülerinin hazırlık çalışmaları bu dönemde
başlamıştır;
10)
Türkiye’ye
özgü bir sosyalizm arayışının ürünü olan Kadro hareketi bu
dönemde ortaya çıkmıştır;
11)
Bu
dönem, 10.yıl marşında ifadesini bulan bir ruh ve heyecan yaratmıştır;
12)
Bu
dönemde temelleri atılan kişilikli iç ve dış politika
sayesinde, bu dönemin sonunda patlak veren 2.Dünya Savaşının dışında
kalmayı başarabilmişizdir.
Sayın
Selçuk’un bekçiliğine özenmememiz gerektiğini ifade ettiği
1930’lu yılların getirmiş olduğu kazanımların başlıcaları
işte bunlardır.
Jakoben
karşıtlığı, Anglo-Sakson hayranlığı
Sayın
Selçuk’un konuşmasında, saldırılarını açıktan yoğunlaştırdığı
hedeflerin başında Jakobenler gelmektedir(s.14,18,34,36,37,39).
Kimdir
Jakobenler? Jakobenler, 1789 Fransız devriminin gerçekleşmesinde
çekirdek kadroyu oluşturmuş olan ilerici aydınlardır.
Fransa’da, kilisenin de ittifakından yararlanarak halkın
tepesinde tarihin gördüğü en karanlık baskı ve zulüm
rejimlerinden birisini kurmuş olan krallığa, 1789 devrimi son
vermiştir. Devrim
sonrasında, 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan
ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’nin biçimlenmesinde ve
kabul edilmesinde de Jakobenler baş rolü oynamışlardır.
Jakobenler, bu bildirge ile birlikte tüm çağdaş toplumların gündemine
özgürlük, eşitlik, kardeşlik
ve baskıya karşı direnme
hakkı ilkelerinin girmesini sağlamışlardır.
Jakobenlerin
“devrimci terör” yanlısı
oldukları açık bir tarihsel gerçektir. Krallığın zulmüne ve
kilisenin karanlığına bu yolla son vermişlerdir. Ancak, Selçuk’un
Jakobenlere karşı olmasının nedeni terör yanlısı olmaları mı,
yoksa demokrasi yanlısı devrimci olmaları mıdır? Bu sorunun yanıtı
aynı ölçüde açık değildir.
Eğer
Selçuk, teröre karşı olsaydı, Jakobenlerin son verdiği 16.
Louis’nin ve Marie Antoinette’in kanlı saltanatına karşı
olduğunu da belirtmesi gerekirdi. Jakobenlere tekrar tekrar saldırdığı
uzun konuşmasında, bu konuda suskundur. Ayrıca, 1871’de kralcıların
gerçekleştirdiği ve tarihin gördüğü en acımasız
katliamlardan biri olan Komün faciasına da ve 1852’de İkinci
Cumhuriyete son veren kralcı darbenin estirdiği teröre de... hiç
değinmemiştir. Kısacası, terör, karşı devrimin elinde bir araç
olması halinde onun tepkisini çekmemektedir. Dolayısıyla, onu asıl
rahatsız eden unsurun, Fransa’da krallığa son vermiş ve
Kemalist Cumhuriyetin kurulmasında da esin kaynaklarından birisini
oluşturmuş bulunan demokrasi yanlısı devrimcilik olduğu
sonucuna varmak yanlış olmayacaktır.
Selçuk,
konuşmasının bir başka yerinde ise Atatürk’ten söz ederken “Devrimler gülsuyuyla yapılmaz” sözünü anımsatmaktadır(s.7).
Dolayısıyla, Atatürk devriminin kanla yapılmış olduğunu
anlatmış olmaktadır. Oysa, Atatürk devrimini, Fransız
devrimiyle ve başka bazı devrimlerle karşılaştırdığımızda
gülsuyuyla yapılmış olduğu sonucuna varabiliriz. Fransızlar,
kral ve kraliçeyi giyotine gönderdiler. Türkiye Cumhuriyetinin
kurucuları, Osmanlı hanedanının tek bir mensubunun kılına dahi
dokunmamışlardır. Sayın Selçuk’un, devrimlerin gülsuyuyla
yapılmayacağını, Jakobenleri değerlendirirken anımsaması daha
uygun olurdu.
Selçuk,
Jakoben bulduğu için Fransa’daki sisteme ve genel olarak Kıta
Avrupası uygulamalarına ne kadar karşıysa, Anglo-Sakson ülkelerine
de o kadar hayrandır.
Kuşkusuz,
her ülkenin kendi tarihsel koşullarına göre biçimlenmiş olan
gelenekleri ve özellikleri vardır. Bunlar arasında, örnek alınabilecek
olanlar veya bize uyması mümkün olmayanlar bulunabilir. Ancak, ülkeler
arasında ve özellikle de Batı ülkeleri arasında böylesine aşılmaz
duvarlar varmış gibi bir tahlile gidilmesinin doğruluğu son
derece tartışmalıdır. Batı ülkeleri ve toplumları, tarih
boyunca birbirlerini derinden etkilemişlerdir ve pek çok açıdan
ortak koşulların etkisi altında kaldıklarından benzer süreçler
yaşamışlardır. Bu çerçevede Jakobenlerin etkilerinin ve
Jakobenlere vücut veren koşulların Fransa ile sınırlı olmadığını
görmek gerekir.
Her
şeyden önce, Jakobenlerin öncülük ettiği 1789 Fransız
Devrimi, dış dünyadan soyutlanmış bir olgu değildir. Amerikan
tarihçisi Robert Palmer’in ve Fransız tarihçisi Jacques
Godechot’nun ortak görüşüne göre, Fransız Devrimi, Amerikan
halkının İngiliz Krallığının sultasından kurtulmasını ve
ABD’nin kurulmasını sağlayan ve 1770’li yıllarda
bir devrim niteliğiyle patlak veren Amerikan bağımsızlık
mücadelesinin uzantısıdır. Bunu, 18.yüzyılın sonlarına yayılan
ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde patlak veren devrim hareketleri
izlemiştir. Amerikan bağımsızlık hareketi ve Fransız devrimi,
eşitlikçi ve özgürlükçü düşünceler bakımından benzer
kaynaklardan esinlenmişlerdir.
Fransız
devriminin temelinde yatan ve esas olarak Jakobenlerin temsil ettiği
düşünceler, İngiliz toplumunda da ve özellikle İngiliz işçi
hareketinde de derin yankılar uyandırmıştır. Jakoben fikirlerin
İngiliz toplumuna aktarılmasında İnsan
Hakları isimli kitabıyla ün yapmış bulunan, sonradan Fransız
uyruğuna geçmiş İngiliz
asıllı yazar Thomas Paine (1737-1809) önemli bir rol oynamıştır.
İngiltere’de
genel ve eşit oy hakkının sağlanması, yani, demokrasi mücadelesinde
Jakobenlerin etkileri, ilk olarak, 1792-1799 yılları arasında
faaliyet gösteren London
Corresponding Society (Londra Yazışma Örgütü) bünyesinde görülmüştür.
Bu örgütler, Başbakan William Pitt tarafından eşitlikten yana
olmak anlamında Jakoben sayıldıklarından kısa sürede kapatılmışlardır.
İngiltere’de genel ve eşit oy hakkının sağlanması mücadelesinin
başarıya ulaşması, 19.yüzyılın son yarısına yayılan Chartist hareketin mücadelelerinin sonucunda mümkün olmuştur. Chartistlerin
de Jakobenlerden geniş ölçüde etkilenmiş oldukları, bilinen
bir gerçektir.
Demek
oluyor ki Selçuk’un saldırılarına hedef yaptığı
Jakobenlerin düşünceleri, yalnız Fransa’da değil; Selçuk’un
örnek demokrasilere sahip olduklarını ileri sürdüğü Anglo-Sakson
ülkelerinde de demokrasinin doğuşuna ve gelişimine önemli katkılar
sağlamıştır.
Selçuk,
hayranlık duyduğu Anglo-Sakson ülkelerinde, “devletsiz
hukuk”un bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu da abartılı ve
tek yanlı bir görüştür.
Aslında
en derin devlet Amerika’dadır. Eisenhower, başkanlık görevi
sona ererken yaptığı konuşmada, ABD’de perdenin önünde yer
alan seçilmişlerin gerisindeki industrial-military
complex (sanayi-asker ittifakı)’in demokrasiyi gölgeleyen
iktidarına dikkat çekmişti. Küreselleşme evresinde bu iktidar,
uluslararasılaşan sermayenin iktidarına dönüşmüştür ve bu
iktidar yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı yeni bir tür
imparatorluğun ağına dahil etmek yolundadır.
Devlet
başkanlarından Kennedy’nin öldürülmesi, Nixon’un telefon
dinlediği için, Clinton’un ise telefonu dinlenilerek
cezalandırılmaları, ABD’de güçlü bir devletin
bulunmadığını göstermez; asıl gücün başka yerde aranması
gerektiğini gösterir.
ABD’de
hukuk olduğu iddiasına gelince, unutmamak gerekir ki son yılların
modası gibi görünen “etnik
temizlik”in ilk ve geniş boyutlu bir örneği bu ülkede gerçekleştirilmiştir.
Yakın zamanlara kadar beyazlarla aynı otobüse binmeleri bile
yasak olan zenciler, hâlâ eşit haklara sahip değildirler. Bunu
sağlamak için mücadele etmiş olan Kennedy’lerin başına
gelenler üzerindeki şüpheler devam etmektedir.
İngiltere’nin
hukuka bağlılığının ölçüsü ise, Çin’de, Afrika’da,
Osmanlı toprakları üzerinde... gerçekleştirdiği sömürge
faaliyetinde görülmüştür. Günümüzde de bu ülkede, saltanat
denilen akıl ve adalet dışı bir kurumu devam ettirmek konusunda
ortaya konulan ısrarı, hukuka bağlılıkla açıklamak herhalde mümkün
değildir.
Din
ve devlet
Sayın
Selçuk, Türkiye Cumhuriyeti’ni, “devlet
örgütlenmesi açısından” laik saymamakta
“teokratik” saymaktadır(s.44). Oysa, asıl teokratik
devlet, Selçuk’un hayranlık duyduğu Anglo-Sakson ülkelerinde
ve özellikle de İngiltere’dedir. İngiltere’de devletin başındaki
kral veya kraliçe, aynı zamanda, Anglikan kilisesinin başkanıdır.
Selçuk’un
Türkiye Cumhuriyeti’ni teokratik saymasının başlıca gerekçesi,
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığıdır. Belli bir
mezhebin dayatılmasına aracı olduğu, gerici tarikatların etkisi
altına girdiği için Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, haklı
olarak, hoşnut olmayanlar bulunması doğaldır. Ancak, Selçuk’un
bu konuya ilişkin görüşlerinin farklı boyutları vardır ve bu
görüşlerin gerçek niteliğini ve anlamını değerlendirebilmek
için devletin küçültülmesi stratejisi açısından ele alınmaları
gerekir.
Diyanet
İşleri’nin gereği, devletin dine karışması açısından değil;
dine yönelik sömürünün önlenmesi açısından önem taşımaktadır.
Din sömürüsünün amacı, dini, gericilik unsuru haline
getirmektir.
Gerçekte
gericiliğin kaynağı din değildir. Tarih boyunca defalarca görülmüştür
ki gericiliğin gerisinde yatan sömürüdür ve emperyalizmdir. Günümüzde
de bu rol, yeni sömürgeciler tarafından sürdürülmektedir.
Amerika’da
Avrupa’da, Diyanet İşleri gibi bir kurumun bulunmayışı bize
örnek oluşturamaz. Bizim, onların dinini istismar ederek çıkarlarımıza
ortam hazırlamamız mümkün değildir. Ama onlar, dün Sait
Molla’yı, Şeyh Sait’i... kullanarak, bugün de “Ilımlı
İslam”ı icat ederek...vs., dini kendi çıkarları açısından
kullanma çabalarını kesintisiz sürdürmektedirler.
Din
Sömürüsü
Selçuk,
“Kurtuluş Savaşında din sömürüsünden
çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini denetim
altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur. Ancak
çoğulcu demokraside bu tutum sürdürülemez” (s.44)
demektedir. Bunu söylerken, daha dün Sivas’ta 37 kişinin diri
diri yakıldığını unutmuş görünüyor. Sivas olaylarını çıkaranlar,
“Cumhuriyet’in temelleri
Sivas’ta atıldı; Sivas’ta yıkılacak” diye bağırıyorlardı.
Dini
denetim altına almak için değil; dini sömürüden korumak için,
dün olduğu gibi bugün de devlet müdahalesi gereklidir. Devletin
bu alandaki müdahale araçlarından yoksun bırakılması, devletin
küçültülmesinden ve buna karşılık, Yeni
Sevr’i hayata geçirmek hırsıyla yanıp tutuşan güçlerin
etki alanlarının genişletilmesinden başka bir sonuca hizmet
etmez.
Prof.dr.
Alpaslan Işıklı
Not: Sayın Işıklı'nın
bu yazısı Kemalist Türkbirlik mail grubu aracılığıyla bize
ulaşmıştır
|