|
“The Current Bombings”, (http://www.zmag.org/current bombings.htm),
Nisan 1999.
“(B)Türkiye: En iyimser
tahminlere göre, Kürtler üzerindeki Türk baskısı, 90’lı yıllarda
Kosova kategorisine sokulabilecek duruma gelmişti. 90’ların başında
doruğa ulaştı; bunun bir göstergesi, Türk ordusunun kırsal bölgeleri
tahrip etmesinin sonucu olarak, kırsal alanlardan gayri resmi Kürt
başkenti Diyarbakır’a 1990-1994 yılları arasında bir
milyondan fazla Kürdün akın etmiş olmasıdır. 1994’te iki şey
oldu: Jonathan Randal’ın olayların mahallinden bildirdiklerine göre,
1994, Türkiye’nin “Kürt illerindeki
baskısının en fazla ağırlaştığı yıl oldu” ayrıca,
aynı yıl Türkiye “tek başına Amerika’nın en büyük savaş
malzemeleri ithalatçısı ve
dolayısıyla, dünyanın en büyük silah alıcısı” durumuna
geldi. İnsan hakları grupları, Türkiye’nin köyleri
bombalamakta ABD jetlerini kullandığını ortaya koyunca, Clinton
yönetimi, Endonezya’da ve başka bazı yerlerde olduğu üzere,
silah temininin durdurulmasını öngören yasaları bertaraf
etmenin yollarını buldu.
Kolombiya ve Tükiye, (ABD destekli) zulümlerini, Yugoslav hükümetinin
yaptığı gibi, terorist gerillaların tehdidine karşı ülkelerini
korumak gerekçesine dayandırmaktalar.”
..............................................
Işıklı’dan Chomsky’ye- 7 Nisan 1999
Sayın meslektaş,
“The Current Bombings” (Sürmekte Olan Bombalamalar- http://www.zmag.org,
Nisan 1999) başlıklı yazınızda ileri sürdüğünüz görüşler,
yeniliberal medya tarafında yürütülmekte olan yanlış
bilgilendirme faaliyetinin gücünün ve etkinliğinin
acayip bir örneğini
oluşturmaktadır.
Sizin gibi emektar bir solcunun Türkiye’nin güneydoğu bölgelerinden
içeride büyük kentlere ve -küreselleşmiş denilen dünyanın
kurallarının müsaade ettiği oranda- ülke dışına yönelik göç
olgusunu, Türklerin Kürt azınlık üzerindeki baskılarının
sonucu olarak açıklaması çok acıdır. Böylece etnik ve ırkçı
unsurlar, bir kere daha, kapitalist ve emperyalist sömürünün
sonuçlarını örtülemeye yarayan bir incir yaprağı rolü
oynamaktadır.
Bunun kesinlikle aynısı olan bir tavra, Almanya’da savaş öncesinde
görülen ekonomik krizin ve işizliğin nedenlerinin
Yahudilerin mevcudiyetinin bir sonucu olduğunu iddia eden
Hitler’de tanık olmuştuk. Çatışmaların ve sorunların bu
yolla açıklanması, Huntington’ın teziyle de tümüyle örtüşmektedir.
Ona göre de çatışmaların nedeni, artık, emperyalist güçlerle
mazlum uluslar arasındaki çelişkiden değil; halklar arasındaki
kültür ve medeniyet farklılıklarından kaynaklanmaktadır.
Her şeyden önce bilmelisiniz ki nüfusun olağanüstü boyutlarda
azaldığı bölgeler, yalnızca, Tünkiye’nin güneydoğusunda
bulunmamaktadır. Ülkenin kuzeyinde ve kuzey doğusunda bulunan
Artvin, Kastamonu, Kars gibi pek çok ilin ve köyün (ve ayrıca
batıdaki pek çok köyün) nüfusu da kronik olarak azalmaktadır.
Öte yandan bilmelisiniz ki “baskı altındaki” Kürt kökenli
yurttaşlar, Kuzey Irak vs. gibi Kürt kökenli insanların çoğunlukta
olduğu yörelere değil; fakat tam tersine İstanbul, İzmir ve
Ankara gibi Kürt kökenli insanların azınlıkta olduğu kentlere
göç etmektedirler.
Kendi kendinize sormalısınız, Kuzey Irak’taki Halepçe kitlesel
katliamından kaçan Kürtler niçin Türkiye’ye sığınmışlardır?
Kendi kendinize sormalısınız, Kürt kökenli yurttaşlar,
niçin azınlıkta oldukları büyük kentlerde değil de çoğunlukta
oldukları yerlerde “baskı altındadırlar”?
Bütün bunlar göstermektedir ki “Kürt
illerinden” kaynaklanan göçün asıl nedeni, Türkiye’nin
tamamında hükmünü sürdürmekte olan, ekonomik eşitsizlik,
yoksulluk ve işsizliktir. Bu durum, 90’lı yıllardan itibaren
IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan yeniliberal modelin ve
sözde reçetelerin sonucu olarak şiddetli bir ivme kazanmıştır.
Bu yüzyılın başında emperyalist güçlere karşı ilk zaferi elde
etmiş olan Türkiye’nin insanları, mevcut yeniliberal saldırılara
da ancak etnik ve kültürel farklıları aşarak birleşik bir güç
halinde ve diğer uluslarla dayanışarak karşı koyabilirler.
Bazı Batılı aydınlar bakımından (hatta Türklere karşı ırkçı
önyargılara saplanmış saplanmış olan Voltaire gibi en aydınlanmış
olanları dahil) Türkiye’de değişik etnik kökenlerden gelen
insanlar arasında varlığını hala sürdürmekte olan hoşgörü
ve kardeşliğin anlamını kavramanın kolay olmadığını
biliyorum.
1492’de İspanya’da Katolikler
tarafından kitlesel olarak yakılmaktan kurtulup kaçan
Yahudilerin, dünyada yalnızca Türkiye topraklarında sığınacak
yer bulabildiklerini nasıl anlayabilirsiniz? Hitler rejimi tarafından
kovulan Yahudi asıllı pek çok profesörün, Kemalist dönemde Türkiye’ye
geldiklerini (ABD’ye değil) ve burada akademik yaşamlarını tam
bir özgürlük içinde sürdürdüklerini nasıl anlayabilirsiniz?
Türkiye, emperyalist tahrikler sonucunda Kosova’da yaratılmış olan
kaosun kurbanlarına kapılarını açan az sayıda ülkeden
birisidir. Tam bu aşamada neoliberal medya tarafından imal edilen
iftiralara dayanarak Türk halkına iftira etmek utanç vericidir.
Son olarak, bir noktayı daha eklemek isterim: Emperyalizm hala çok güçlüdür.
Her şeyi, hatta bir zamanlar Yugoslavya’da var olan ve Türkiye’de
hala varlığını sürdürmekte olduğuna işaret ettiğimiz, hoşgörü
ve kardeşliği bile tahrip edebilir.
Emperyalizm, Batı solunun bazı saygın beyinlerinin katkısından da
yararlandığına göre, malum “böl ve yönet” politikasında
gene başarılı olabilir.
.......................................................
Chomsky’den Işıklı’ya, 12 Nisan 1999.
Sayın Işıklı,
Açıklamalarınıza teşekkürler. Yazdıklarınız benim için yeni değil.
Türk resmi kaynaklarını okudum. Fakat, aynı zamanda başka
kaynaklar da var: bağımsız öğretim üyeleri, insan hakları
grupları, bölgede geniş bir zaman harcamış bulunan tanınmış
muhabirler, Türk demokrasi eylemcileri, hatta İnsan Haklarından
Sorumlu Devlet Bakanlığı. Bunlar, “devlet terorünü” kınamakta
ve evsiz kalanların sayısını 2 milyon olarak tahmin
etmektedirler- başka kaynaklardan öğrendiğimize göre, bu durum
öncelikle aşırı derecede kaba Türk silahlı kuvvetlerinin etnik
temizliğinin sonucudur. Örneğin, 1994 öncesinde 2000 köyün
silinmesinin sonucu olarak Diyarbakır’a 1 milyon insan akın etmiştir.
Mevcut Anayasanın Kürtçe dilini yasakladığını veya en çok
bilinen örneklerden birisi olarak Dr. İsmail Beşikçi olayını
size hatırlatmama gerek yoktur.
Maalesef, Türk resmi propagandasını destekleyen güvenilir bilgiler
sağlayıncaya kadar, herhangi bir bağımsız gözlemcinin
kullanacağı türden
kaynaklara dayanacağım.
............................................................
Işıklı’dan Chomsky’e, 14 Nisan 1999.
Sayın Chomsky,
Her nedense açıkladığım görüşlere yanıt vermek yerine, hakkımda
anlamsız bir yakıştırmada bulunmak yolunu seçerek bunları daha
önce “resmi Türk kaynaklarında” okuduğunuzu ifade
ediyorsunuz. Söyler misiniz ülkemizin güneydoğusunda olup
bitenlerin emperyalizmin “böl ve yönet” stratejisinin bir ürünü
olduğu görüşüne, hangi
resmi Türk kaynağında rastladınız? Ne zamandan beri, Türk
resmi politikası, Türkiye’nin sorunları konusunda yeniliberal
çözümlere karşı çıkmaktadır?
Beni “bağımsız
öğretim üyeleri” kategorisine sokmak lütfunda bulunmayan ilk
siz değilsiniz.. Beni hapse atmış ve kamu kesiminde çalışmamı
yasaklamış olan 12 Eylül cuntası da aynı görüşteydi. Tüm
insanların kardeşliğinden, demokrasiden yana olmak anlamında taraflı
oldum ve bugün yürürlükte olan Anayasanın kabulüne karşı çıkmıştım.
Ancak
bilmelisiniz ki benim
pek çok yönünü eleştirdiğim bu Anayasa dahi Kürtçe dilini
yasaklayan tek bir hükme yer vermemiştir.
Sizin “güvenilir”
kaynaklarınızdan ve ABD kurulu düzeninin(establishment) önde
gelen organlarından Washington Post’un. muhabiri Bay J.
Randal’dan sağladığınız, 1 milyon insanın Diyarbakır’a göç
ettiğine ilişkin iddia da, başka bazı iddialarınız gibi yanlış
temele dayanmaktadır. Bilmelisiniz ki zaten Diyarbakır kent
merkezinin toplam nüfusu, (1997 verilerine göre) yarım milyondur.
Türkiye’de
kusursuz bir demokrasinin bulunduğunu hiç bir zaman iddia etmiş
değilim. Dolayısıyla, bana yanıt olarak, Türkiye’deki
demokrasinin bazı çok ciddi kusurlarını ortaya koyma çabanızın
arkasındaki nedeni anlayamadım.
Kuşku yok
ki Türkiye demokrasisinin, yasalarda ve uygulamada görülen ciddi
zaafları vardır ve bunların gerisinde yatan uluslararası askeri,
sınai ve mali karmaşanın çıkarlarının demokrasileri zayıflatıcı
etkilerine siz de değinmektesiniz.
“Devlet
teröründen” söz ederken, PKK terörünün de gerçekte bir
devlet terörü olduğunu ve burada söz konusu olan devletin Türkiye
Cumhuriyeti olmadığını çok iyi bilmek durumundasınız. Bu
konudaki sayısız gösterge unutulsa bile, Irak’tan binlerce
“CIA Kürdünü” kaçırarak Guyam adalarında misafir eden bir
gücün, ülkemizin güneydoğusunu kaosa çevirme yolunda nelerden
yararlandığını anlamak çok zor olmasa gerektir.
Kürt kökenli
yurttaşların Cumhurbaşkanı, Ticaret ve Sanayi Odaları Başkanı,
Jandarma Genel Komutanı... oldukları bir ülkede, terorist ve uyuşturucu
kaçakçısı PKK’yı Kürt halkı ile özdeşleştirmeksizin
“etnik temizlik”ten söz etmek uygun düşmekte midir?
Anlaşılan,
“böl yönet” stratejisi kimilerine çok sempatik görünüyor.
Diyarbakır’ı “Kürt başkenti” ilan ettiğinize göre, niçin
ABD’de de, İspanyol, İtalyan... asıllılar ve Kızılderililer,
Siyahlar... için de birer başkent ilan etmiyorsunuz!
.......................................
Chomsky’den
Işıklı’ya, 19 Nisan 1999.
Sayın
Işıklı,
Mektubunuzu
almakla hayal kırıklığına uğradım. Benim, pek çok Türk
kaynağını okumuş olarak, Türkler tarafından Kürtlere nasıl
davranıldığına dair (içten) görüşlerime karşı çıkarak başlıyorsunuz.
Sizin yanıtınızı aktarıyorum:
“Söyler misiniz ülkemizin güneydoğusunda olup bitenlerin
emperyalizmin “böl ve yönet” stratejisinin bir ürünü olduğu
görüşüne, hangi
resmi Türk kaynağında rastladınız? Ne zamandan beri, Türk
resmi politikası, Türkiye’nin sorunları konusunda yeniliberal
çözümlere karşı çıkmaktadır?”
Benzer bir mantıkla, hangi resmi Türk kaynaklarında sizin matematiğin
temellerine ilişkin görüşlerinize (ne olursa olsun) rastladığımı
sorabilirdiniz.
“Tüm insanların kardeşliğinden yana” olduğunuzu söylüyorsunuz.
Kürtlere nasıl davranıldığı konusundaki resmi Türk savunmalarını
tekrarlarınızı okumamış olsaydım buna inanmaktan mutlu
olurdum.
1982 Anayasası ile ilgili bilgi, sizin sanmış göründüğünüz
gibi. Jonathan Randal’dan değil tanınmış Türkolog Michael
Gunter’den gelmiştir. Kuşkusuz, özellikle Kürtçenin
zikredilmediği, fakat herkes tarafından Kürtçe’nin kastedildiğinin
anlaşıldığı bir
maddeye atıfta bulunmaktadır. Ve elbette ki bu hükümlerin
uygulandığı davaları, örneğin İsmail Beşikçi davasını
biliyorsunuz -ve Beşikçi’ye Türk solunun unsurları tarafından
nasıl şiddetle karşı tavır konulduğunu anlatarak
kendinizi yormayın; Türk
rejim karşıtlarının daha ilkeli unsurlarının tepkilerini bildiğim
gibi bu tepkileri de
biliyorum,
Size göre,
Jonathan Randal “güvenilir kaynak” değildir, çünkü
Washington Post’un muhabiridir; daha doğrusu öyleydi. Yoruma
gerek yok. New York ve Washington merkezli oldukları gerekçesiyle,
İnsan Hakları İzleme raporlarını, Londra’ da yaşadığı için
David MacDowell’i ve İngiliz Parlamentosu İnsan Hakları
Grubu’nu aynı gerekçelerle, John Tirman’ı (Nitekim, Amerikalı
olmasına rağmen ABD militarizmine en sert eleştirenlerdendir)
Amerikalı olduğuna dayanarak reddedebilirsiniz. Bu yararlı
yöntem, resmi Türk propagandasının dışında geride “inanılır”
hiç bir şey bırakmaz. Maalesef, bu benim, burada olduğu gibi her
yerde yakından bildiğim bir tavırdır.
Türk
resmi propagandasının ve onu tekrarlayanların dışında, bütün
bunlar ve benim
bulabildiğim tüm diğer kaynaklar sizin bu denli radikal bir biçimde
tekrarladığınız görüşleri yalanlamakta birbirleriyle tutarlılık
içindedirler. Onların çoğu, Randal gibi, mahallinde, Diyarbakır’da
ve genel olarak güneydoğu bölgesinde uzunca bir zaman harcamıştır.
İnanılır olmamakla suçladığınız Randal ile ilgili olarak,
sizin belirgin eleştirilerinizi ve bunlar hakkındaki kanıtlarınızı
bilmek isterim. Gerçekten, itham ettiğiniz kitabı görüp görmediğinizi bilmek isterim. Yazdıklarınız gösteriyor ki görmemişsiniz,
örneğin, onun PKK hakkında yazdıklarından tümüyle habersiz
olduğunuzu yazdıklarınız ortaya koymaktadır.
“Bana
yanıt olarak, Türkiye’deki demokrasinin bazı çok ciddi
kusurlarını ortaya koyma çabanızın arkasındaki nedeni
anlayamadım” demektesiniz. Nedenlerin anlaşılması kolay.
Nedenler, ABD’nin ve genel olarak onun müşterilerinin suçlarını
-bir propaganda deyimi olan “kusurlarını” değil- “ortaya
koyma çabalarının arkasındaki nedenlerin aynısıdır.
Sizin Kürt
kökenli yurttaşların Türkiye’deki durumlarının genellikle çok
iyi olduğuna dair açıklamanız, çok iyi bilinmektedir ve düpedüz
ilgisizdir. En aşırı Türk faşistleri bile Kürtleri -bireysel Türk
olarak- kabul etmekten mutluluk duyarlar. Bu hiç bir zaman sorun
olmadı. Sizin bunu tekrarlamanız, insan hakları örgütlerinin,
kalburüstü üne sahip bağımsız öğretim üyelerinin ve
gazetecilerin, olgular üzerinde niçin fiilen aynı yargılara vardıklarını
anlamadığınızı göstermektedir. Bu yargılar, resmi Türk
propaganda kaynaklarıyla kesin karşıtlık halindedir. Diğer kaba
kuvvet yanlısı rejimler gibi, onu da yakından bilmekteyim.
Gerisi,
gerçekten üzerinde durmaya değmez. Devam etmek için, bazı
rasyonel ve olgusal dayanaklar getirmediğiniz takdirde, maalesef,
bu benim son mektubum olacaktır.
.........................................................
Işıklı’dan
Chomsky’ye, 23 Nisan 1999.
Sayın
Chomsky’ye
Ben her türden
devlet terörünün ve bölücü eğilimlerin kaynağını halkta
aramamak gerektiğini, bütün bunların, esas itibariyle neoliberal
dayatmalarla ve malum “böl ve yönet” stratejisi ile ilgisi
olduğu yolundaki görüşlerimi açıklıyorum. Siz, “benzer bir
mantıkla” (...) “matematiğin temellerine” dair görüşlerimle
de ilgi kurulabileceğini
söyleyebiliyorsunuz.
Açıktır
ki temel görüş ayrılığımız bu noktadadır ve sizi bu konuda
iknaya çalışmak, Clinton ile veya Milton Friedman ile anlaşmaya
çalışmaktan daha mantıklı bir çaba olarak görünmemektedir.
Anayasanın
öngördüğü yasakların neler olduğunu veya Dr. İsmail Beşikçi’nin
mahkumiyet nedenini vs. öğrenmek için sizin “inanılır”
kaynaklarınızdan yararlanma ihtiyacında olmadığımı takdir
edersiniz. Ayrıca, sizin kaynaklarınızın güvenilirlik
derecesini araştırmak benim görevim değildir.
Bununla
birlikte, sizin yazdıklarınızdan, J. Randal’ın çok ilginç
bir insan olduğu izlenimi edindiğimi itiraf etmeliyim. Zira
olayların “mahallinde uzunca bir zaman harcamış” olmak için,
ya çok özel yeteneklere sahip olmak ya da değişik türden terorist
örgütler nazarında bazı dokunulmazlıklara sahip olmak gerekir
diye düşünmekteyim.
Ne yazık ki
Anayasanın Kürtçeyi yasaklaması iddiası gibi, Dr. İsmail Beşikçi
davası hakkında da yanlış bilgilendirilmiş bulunuyorsunuz. Dr.
Beşikçi’nin mahkumiyet nedeni, Kürtçe konuşması veya Kürtçe
konuşmanın serbest olmasını savunması değildir. Zaten, Dr Beşikçi
Kürtçe bilmez ve Kürt kökenli değildir..
Ne denli
gariptir ki bir yandan, benim Türk resmi görüşünü savunduğumu
ileri sürmekte; öte yandan, Amerikan kaynakları hakkında olumsuz
önyargılar taşıdığımı kanıtlamaya çalışmaktasınız.
Demek oluyor ki Türk resmi görüşünün Amerikan kaynakları hakkındaki
olumsuz önyargılarla bağdaştığını düşünebilmektesiniz..
Türk resmi
kaynaklarıın güvenilir olmadığı görüşündesiniz. Besbelli
ki bu kaynaklar “resmi” oldukları için değil “Türk”
oldukları için bu görüştesiniz. Eğer böyle olmasaydı, İngiltere
Parlamentosu İnsan Hakları Grubu’nun da “resmi” bir kaynak
olduğunu nazara almanız gerekirdi.
“En aşırı
Türk faşistleri bile Kürtleri -bireysel Türk olarak- kabul
etmekten mutluluk duyarlar” demekle, Türkiye’de halkın
geleneksel olarak ırkçı olmadığı yolundaki görüşüme anlamlı
bir kanıt getirmektesiniz. Nitekim, değişik yönlerden
kaynaklanan tüm kışkırtıcı çabalara rağmen “Türk”
nitelendirmesi, ülkemizde hala ırksal bir kategoriyi değil belli
bir yurttaşlık statüsünü ifade etmektedir. Eğer Türk faşistleri,
belirttiğiniz gibi hareket etmek yerine, Batıdaki faşistlerin
(Fransa’da Le Pain’in militanları, Almanya’daki dazlaklar...)
Türklere (veya Kürtlere) yaptıkları gibi davransalardı, daha mı
iyi olurdu?
Kuşku yok
ki İnsan Hakları, çok önemli ve kutsal bir konudur. Ancak, her dönemde,
egemenlerin, temsil ettikleri çıkarlar uğruna kutsal değerleri
dahi istismar edebildikleri görülmüştür. Ortaçağda Hıristiyanlık
dini, haçlı seferlerinin gerisinde yatan gerçek amaçları
gizlemek yolunda kullanılmıştı. Yeni bir ortaçağın eşine
gelmiş bulunuyoruz ve bu dönemde de “insan hakları” kavramının
yayılmacı emellere, askeri müdahalelere ve nihayet “küresel
totalitarizme” gerekçe sağlamak yolunda acımasızca istismar
edildiğine tanık olmaktayız.
Türk halkının
çok veya az ilkeli kesimlerinden söz etmektesiniz. Siz kimsiniz ve
bazı insanları “daha ilkeli” veya daha az ilkeli olarak sınıflandırmak
yetkisini nereden bulmaktasınız.
Bununla
birlikte, bu yazışmalarımızın sonucunda anarşist ve
“libertarian” geleneğin günümüzdeki en önde gelen
temsilcisi olmaya fazlasıyla layık olduğunuzu anlamış
bulunuyorum. Bu akımın öncülerinden Bakunin, “aziz pederim”
diye hitabettiği Çar 1. Nikola’nın önünde
boyun eğmişti. Siz de “büyük birader”in “böl ve yönet”
politikasına hizmet sunmakta çok istekli görünüyorsunuz.
Bilmiyorum, siz de, Petro-Pavlovsky zindanındaki Bakunin gibi ağır
baskılar altında mı bulunuyorsunuz!
Not:Kemalist
Türkbirlik Mail grubundan alınmıştır
|